PROF.DR.H.MUSA BAĞCI WEB SİTESİNE HOŞ GELDİNİZ
   
 
  HAYBER'İN FETHİ VE İNSANİ DEĞERLER

 

Hayberin Fethi
أَنّ رَسُولَ اللّهِ صَلّى اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلّمَ قَالَ اللّهُمّ فَإِنّا نَسْأَلُك خَيْرَ هَذِهِ الْقَرْيَةِ وَخَيْرَ أَهْلِهَا وَخَيْرَ مَا فِيهَا ، وَنَعُوذُ بِك مِنْ شَرّهَا وَشَرّ أَهْلِهَا وَشَرّ مَا فِيهَ
            “Allâh’ım!Biz Sen’den bu beldenin, ahâlîsinin ve içinde bulunan şeylerin hayrını istiyoruz! Bu beldenin, ahâlîsinin ve içinde bulunan şeylerin şerrinden de Sana sığınıyoruz!”(el-Hakim, el-Mustedrek ale's-Sahîhayn, IV, 178, VI, 95.; el-Beyhakî, es-Sunenu'l-Kubra, V, 252, 256.)
عَنِ ابْنِ عُمَرَ قال:َكَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لَمَّا ظَهَرَ عَلَى خَيْبَرَ أَرَادَ إِخْرَاجَ الْيَهُودِ مِنْهَا ، وَكَانَتِ الأَرْضُ حِينَ ظَهَرَ عَلَيْهَا لِلَّهِ وَلِرَسُولِهِ صلى الله عليه وسلم وَلِلْمُسْلِمِينَ ، وَأَرَادَ إِخْرَاجَ الْيَهُودِ ، مِنْهَا فَسَأَلَتِ الْيَهُودُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم لِيُقِرَّهُمْ بِهَا أَنْ يَكْفُوا عَمَلَهَا وَلَهُمْ نِصْفُ الثَّمَرِ ، فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم « نُقِرُّكُمْ بِهَا عَلَى ذَلِكَ مَا شِئْنَا »
İbn Ömer (r.a) şöyle demiştir: Hayber üzerine gâlib geldiği zaman Yahudileri Hayber'den çıkarmak istemişti. Çünkü Hayber üzerine gâlib geldiği zaman arazî Allah'a, Rasûlü'ne ve Müslümânlara âit olmuş da Rasûlullah Yahûdîler'i oradan çıkarmak istemişti. Bunun üzerine Yahudiler, Rasûlullah'tan hurmalıkların işlerini görmek ve mahsû­lün yansı kendilerinin olmak üzere, kendilerini Hayber'de bırakması­nı istediler. Bu istek akabinde Rasûlullah onlara. — "Dediğiniz şartlara göre istediğimiz müddetçe sizleri burada bırakıyoruz," buyurdu." (Buhârî, Muzara'ât, 17, B2338 ; İcare, 22, B2285 )
حَدَّثَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ سَعِيدٍ وَغَيْرُهُ أَخْبَرَنَا زَيْدُ بْنُ الْحُبَابِ قَالَ حَدَّثَنَا رَافِعُ بْنُ سَلَمَةَ بْنِ زِيَادٍ حَدَّثَنِى حَشْرَجُ بْنُ زِيَادٍ عَنْ جَدَّتِهِ أُمِّ أَبِيهِ أَنَّهَا خَرَجَتْ مَعَ رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فِى غَزْوَةِ خَيْبَرَ سَادِسَ سِتِّ نِسْوَةٍ فَبَلَغَ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَبَعَثَ إِلَيْنَا فَجِئْنَا فَرَأَيْنَا فِيهِ الْغَضَبَ فَقَالَ « مَعَ مَنْ خَرَجْتُنَّ وَبِإِذْنِ مَنْ خَرَجْتُنَّ » . فَقُلْنَا يَا رَسُولَ اللَّهِ خَرَجْنَا نَغْزِلُ الشَّعَرَ وَنُعِينُ بِهِ فِى سَبِيلِ اللَّهِ وَمَعَنَا دَوَاءُ الْجَرْحَى وَنُنَاوِلُ السِّهَامَ وَنَسْقِى السَّوِيقَ فَقَالَ « قُمْنَ » حَتَّى إِذَا فَتَحَ اللَّهُ عَلَيْهِ خَيْبَرَ أَسْهَمَ لَنَا كَمَا أَسْهَمَ لِلرِّجَالِ . قَالَ فَقُلْتُ لَهَا يَا جَدَّةُ وَمَا كَانَ ذَلِكَ قَالَتْ تَمْرًا
Haşrec b. Ziyad'ın babaannesi (Ümmü Ziyad el-Eşçiyye) nden demiştir ki; kendisi Rasûlullah (s.a.) ile birlikte (Hayber savaşına katılan) altı kadının altıncısı olarak Hayber savaşına çıkmıştır. (Hz. Ümmü Ziyad sözlerine) şöyle devam etti: Bizim de. erkeklerle birlikte savaşa çıktığımız haber olarak Rasûlullah (s.a.)'e erişince bize (emir) gönderip (yanına çağırdı) Biz de (emre uyup huzuruna) vardık. Kendisinde öfke (alametleri) gördük. (Bu savaşa) “Kiminle ve kimin izniyle çıktınız?" dedi. Biz de "Ey Allah'ın Rasûlü, biz yün eğirerek (savaşa) çıktık. Bununla Allah yolunda hizmet edeceğiz. Ayrıca bizim yanımızda yaralıları(tedavi) için (bir takım) ilaçlar da var, (ganimetlerden) hisse alırız (halka buğday ve arpadan yapılmış) sevk (denilen bir şurup) içiririz" dedik, (bu hadisi Hz. Ümmü Ziyad'dan nakleden Haşrec, sözlerine devam ederek şunları) söyledi (Bu konuşmadan sonra) "Kadınlar kalktılar" (gittiler, Hz. Ümmü Ziyad sözlerine devam ederek bana) "Allah, peygamberine Hayber'i (n kapılarım) açınca bize de erkekler gibi (ganimetten) pay verdi." dedi. Ben de ona: "Ey nineciğim (Hz. Peygamberin size verdiği) bu şey ne idi?" dedim. "Hurma" (idi) diye cevap verdi. (Ebu Davud, Cihad, 141, D2729)
Muhkem kaleleri, savaş stratejisini çok iyi bilen cesur ve yiğit savaşçılarıyla ünlü Hayber'in fethi, İslam tarihinde Müslümanların Arap yarımadasındaki itibarlarını pekiştirme açısından son derece önemli bir yere sahiptir. İşte bu zorlu savaşçılara karşı Müslüman mücahid sahabilerin gösterdiği kahramanlıklar yüzyıllardan beridir anlatılarak Müslümanlar için prototip hale gelmiştir. Bu kahramanlıklara ruh veren Peygamber Efendimiz, Hayber kuşatması esnasında şu müjdeyi vermişti: “–Sancağı yarın öyle bir kişiye vereceğim ki, Allah fethi onun eliyle müyesser kılacaktır. O kimse, Allâh’ı ve Rasûlü’nü sever, Allâh ve Rasûlü de onu sever!” Gazveye katılan sahabiler, sancağın aralarından kime verileceğini düşünüp konuşarak geceyi geçirdiler. Sabah olunca, bütün sahabiler Hz.Peygamber'in huzuruna gittiler. Hepsi bayrağın kendisine verilmesini umuyordu. Hz. Ömer :“Kumutanlığı o günkü kadar arzu ettiğim bir zaman olmadı," demiştir. Her bir mücahid sahabî aynı arzu, aynı heyecan, aynı ulvî duygular içinde merakla beklerken, sabah namazından sonra Peygamberimiz sancağın getirilmesini emretti. Sancak derhal getirildi. Artık bütün dikkatli bakışlar Peygamberimizin elinde bulunan sancağın üzerinde, kulaklar ise ağzından çıkacak ve fâtihi belirleyecek söze dikkat kesilmişti. Bu merak ve heyecan dolu manzara karşısında Peygamberimiz "Ali nerede?" diye sordu. Hz. Ali o sırada gözlerinden rahatsızdı. Bundan dolayı Hz.Ali'nin koluna girerek getirdiler. Rahatsızlığı sebebiyle ayağının bastığı yeri dahî göremeyecek bir hâldeydi. Hazret-i Peygamber, Ali'nin bu durumunu görünce, onun ağrıyan gözlerine okuyarak üfledi. Hz.Ali şifâ buldu. Bundan sonra Rasûlullâh ona zırh giydirip sancağı vererek şöyle buyurdu:
“–Yâ Ali! Haydi ilerle! Allâh fethi müyesser kılıncaya kadar sağa-sola bakınma!”
Hz.Ali hemen hareket etti, sonra durdu ve arkasına dönmeden seslendi:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Onlarla ne (yapmaları) için savaşayım?”
Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
“–Onlarla, Allâh’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allâh’ın Rasûlü olduğuna şehâdet getirinceye kadar savaş. Bunu yaptıkları an -dînin yasaklarını çiğnemedikçe- kanlarını ve mallarını senden korumuş olurlar. Asıl hesapları(nı görmek ise) Allâh’a âittir. Acele etmeden, gâyet sâkin bir şekilde onların yanına var. Önce onları İslâm’a dâvet et! Şâyet bu dâvetinle bir kişi müslüman olsa, bu, sana kızıl develer verilmesinden daha hayırlıdır!..” (Buhârî, Ashâbü’n-Nebî, 9 B3710; Cihad 102 B2942, 143 B3009; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 32-34; İbn Sa'd, a.g.e, II, 110-111).Peygamberimizin bu sözleri aynı zamanda İslâmî fetih ruhunun temel amacının ne olduğunu ortaya koyması açısından son derece önem arz etmektedir..
Fethi esnasında bu ve buna benzer pek çok kahramanlıkların ve insani değerlerin yaşandığı Hayber verimli ve zengin arazileriyle tanınmış hurma (40 bin hurma ağacı) ve tahıl ürünlerinin yetiştirildiği önemli bir ticaret ve ziraat merkezidir. Şam-Medine yolu üzerinde bulunan bu belde Medine'ye 150 km civarındadır. Hz.Peygamber döneminde bu bölge Müslümanlar açısından stratejik bir öneme sahipti. Hayber Yahudi dilinde kale demek olup kalenin yedi burcu bulunmaktaydı. Bunlar Naim, Sa'b b. Muaz, Zubeyr, Ubey, Nizar, Kamus, Şıkk, Netah, Sülalim, Vatih ve Ketibe'dir. (İbn Sa'd, Kitabu't-Tabakati'l-Kebir, II, 106)
 
Hayber, Şam ticaret yolunda olması hasebiyle Müslümanların ticareti açısından tehdit arz ettiği gibi güvenlik açısından da sorunlu bir bölge idi. Suriye ve Irak üzerinden gelen ticaret yolu Hayber üzerinden Medine'ye ulaştığından Müslümanların ticaret yolu tehdit adlında idi. Güvenlik açısından ise Medine konum olarak Hayber ile Mekke arasında idi. Müslümanlar Mekke müşrikleriyle savaşmaları durumunda Hayber de yaşayan ve Müslümanlara sürekli ihanet içinde bulunan Yahudiler bir tehdit olarak bulunmakta idi. Dolayısıyla Medine’den çıkarıldıktan sonra Hayber’e yerleşen Benî Nadîr Yahudileri de Hayber'deki soydaşlarıyla birlikte Medine’ye karşı büyük bir düşmanlık faaliyeti içine girdiler. Yahûdîler, Gatafân kabîlesiyle birlikte hareket etmeleri karşılığında bir yıllık mahsullerinin yarısını vermeyi taahhüt ettiler. Onlara Gatafân kabîlesi de dâhil olunca, hep birlikte kötü niyetlerini fiile dökmek için harekete geçtiler. Medîne’ye bir ordu göndermeyi plânladılar. 
Hz.Peygamber bu sinsi planı haber aldıktan sonra durumu incelemesi için Abdullah b. Revaha'yı barış için Hayber'e göndermiştir. Ancak bu girişim başarısız olmuştur. (İbn Sa'd, a.g.e, II, 92) Hz. Peygamber Hudeybiye Antlaşması’nı Mekke müşrikleriyle yapıp Medine'ye dönmüştü. Medine'de bir ay kaldıktan sonra Hz.Peygamber ashabına Hayber gazvesine çıkılacağını emretmiştir. O, Hudeybiye'de bulunmayan ve sırf Yahudilerden elde edilecek ganimetlere ulaşmak amacıyla savaşa gelenleri kabul etmemiş ve “–Bizimle ancak cihâdı isteyenler gelsin!..” buyurmuştur. (İbn Sa’d, a.g.e, II, 106; Vakidi, Katabu'l-Megazi, I, 634) Zira sağlamlığıyla ünlü kaleleri, şavaşçıları ve silahları bol ve ele geçirilmesi zor bir yer olduğundan bu şehrin fethi sebat ve sabır isteyen bir işti. Bu yüzden Hudeybiye anlaşmasını müteakip Hayber'i fethetmek üzere hazırlıklara başlandı Hz.Peygamber Medine'de Siba' b. Urfuta'yı vekil bıraktı. (Vakıdıi, a.g.e, I, 636)
            Bu arada Medine'de bulunan Yahudiler Müslümanların diğer Yahudi kabilelerini sürüp çıkardığı gibi Hayber Yahudilerini de mağlup edeceklerini anladılar ve sırf Müslümanları sıkıntıya düşürmek maksadıyla az veya çok alacaklarını tahsil etmeye başladılar. Hz.Peygamber Hayber savaşı arefesinde Müslümanların zaafına sebep olma pahasına muhatapları Yahudilerin haklarına riayeti gösteren şu olay calib-i dikkattir. Bu Müslümanların savaş halinde oldukları topluluğa karşı bile adaletten ayrılmadıklarını belirten önemli bir göstergedir.  
Yahûdî Ebû Şahm’ın, Abdullâh bin Ebî Hadred'de beş dirhem alacağı vardı. Abdullâh âilesi için bu yahûdîden arpa satın almıştı. Ebû Şahm yakasına yapışınca o:
“–Bana biraz süre ver, borcumu ödeyeceğim. Biz Hicaz’ın yiyecek ve servet bakımından en zengin şehrine gidiyoruz.” dedi.
Yahûdî Ebû Şahm’ın kıskançlığı ve azgınlığı daha da kabardı:
“–Sen Hayber yahûdîlerini önceden savaştığınız Araplar gibi mi sanıyorsun? Tevrât üzerine yemin ederim ki, orada on bin savaşçı vardır.” dedi.
Abdullâh:
“–Ey Allâh’ın düşmanı! Sen bizim himâyemiz altında bulunuyorsun. Vallâhi, seni Rasûlullâh’ın huzûruna çıkaracağım!” dedi ve onu tutup Allâh Rasûlü’nün huzûruna getirdi:
“–Yâ Rasûlallâh! Bu yahûdî ne söylüyor dinle!” diyerek Ebû Şahm’ın söylediklerini haber verdi. Hz.Peygamber (sav) sustu,
Yahûdî:
“–Ey Ebu’l-Kâsım! Bu bana haksızlık etti, borcunu ödemedi.” dedi.
Hz.Peygamber Abdullâh’a:
“–Ver şunun hakkını!” buyurdu.
Abdullâh, fakir olduğunu, Hayber ganîmetiyle borcunu ödeyeceğini bildirdiyse de, Efendimiz aynı ifâdelerini iki defâ daha tekrarladı. Bunun üzerine Abdullâh kalkıp çarşıya gitti. Sırtındaki ridâsını çıkardı, sarığına büründü ve yahûdîye:
“–Şu elbisemi benden satın al!” dedi.
Yahûdî onu dört dirheme satın aldı. Abdullâh kalan borcunu da bulup ödedi. (Ahmed, el-Musned, III, 423; Vâkıdî, I, 634-635)
Hz.Peygamber hiç bir kişi veya topluluğa karşı saldırı veya tehdit oluşturmaksızın şiddet uygulama yoluna gitmemiştir. Yaptığı dua da Hayber beldesinde bulunan insanların daima hayrını ve iyiliğini talep etmiş; şerlerinden de Allah'a sığınmıştır: “Ey yedi kat göklerin ve altındakilerin, yedi kat yerlerin ve içindekilerin, şeytanların ve sapıttıklarının, rüzgârların ve savurduklarının Rabbi olan Allâh’ım! Biz Sen’den bu beldenin, ahâlîsinin ve içinde bulunan şeylerin hayrını istiyoruz! Bu beldenin, ahâlîsinin ve içinde bulunan şeylerin şerrinden de Sana sığınıyoruz!” (İbn-i Hişâm, III, 329; Vâkıdî, II, 642)
Hz.Peygamber bu beldenin hayrını istemekle beraber karşısında ciddi bir tehdidinde farkında idi. Bu tehdidin bertaraf edilmesi için de gereken yapılmalı idi. Bu amaçla Müslüman ordusu 200’ü süvari olmak üzere (İbn Sa'd, a.g.e, II, 110) 1600 (veya 300’ü süvari 1500) kişilik (Ebu Davud, Harac, Fey' ve 'İmare, 23, 24, D3006) bir kuvvetle hicretin 7. yılında muharrem ayı sonuna doğru (Mayıs 628) Medine’den hareket etti. Rivayetlere göre bu ordunun içinde savaşta yaralıları tedavi etmek ve Müslümanlara güçleri nispetinde yardımcı olmak amacıyla az da olsa kadın sahabiler de bulunmaktadır. (Ebu Davud, Cihad 141 D2729; İbn Hişam, a.g.e, III, 342)
Hz.Peygamber'in önderliğinde mücahid sahabiler şevk ve coşku içinde yollarına devam ettiler. Şâir Âmir bin Ekva` o andaki heyecan ve sadakatını şu şiiriyle dile getiriyordu:
"Allah`ım! Sen hidâyet etmeseydin, biz doğru yolu bulamazdık. Zekat veremezdik. Namaz kılamazdık. Üzerimize yürüyen bir kavim olunca, bizi dinimizden döndürmek için fitne çıkarmaya çalışınca. Sen, kalplerimize sekînet indir! Çarpıştığımızda da ayaklarımıza sebât ver!" Peygamber Efendimiz, şiiri okuyanın kim olduğunu sordu. Âmir bin Ekva` olduğunu öğrenince de, "Allah ona rahmet etsin" buyurdu. Sahabiler bir an durakladılar. Zira, bu duâ Âmir`in şehâdet mertebesine erişeceğinin işaretini taşıyordu. O, ne sağırdır, ne gâib" Mücahidler tekbirlerle yol alıyorlardı. Yer gök sanki tekbir sadalarıyla titriyordu. Bir ara hep bir ağızdan çok yüksek bir sesle, "Allahü Ekber! Allahü Ekber! Lâ ilâhe İllallahu V`allahu Ekber!" diyerek tekbir getirdiler. Sahabîlerin bu hareketi üzerine Resûl-i Kibriyâ Efendimiz şöyle buyurdu: "Kendinize acıyınız, sesinizi yükseltmeyiniz! Zira siz ne sağır çağırıyor, ne de gaibe bağırıyorsunuz. Her şeyi bilen ve işiten ve her şeye her şeyden daha yakın olan Allah`a dua ediyorsunuz" diye buyurdu. (Buharî, Edeb 90, B6148; Megâzî 39, B4202; Muslim, Cihad ve Siyer 123, M4668) Yolculuk dört gün sürdü. Hz.Peygamber'in yanında kendisine yol gösteren Eşca' kabilesinden iki kılavuzu da vardı. (Vakidi, a.g.e, I, 639)
Gece vakti Hz.Peygamber komutasında Müslüman ordusu Hayber'e ulaştı ve ordusunu Hayber ile Gatafan kabilesi arasında konuşlandırdı. Bu sayede Gatafanlıların Hayber'e yardımını engellemiş oluyordu. Hz.Peygamber sabahın ilk ışıklarını bekledi. Zira O ilke olarak bir yere gece ulaştığında ansızın baskın yapmazdı. (Buhârî, Megâzî, 39, B4197) Sabahleyin kazma, kürek ve büyük küfeleriyle tarlasına ve bağına giden Hayber halkı Hz.Peygamberi ve ordusunu görünce "Muhammed ve ordusu!" diyerek korkuya kapılıp kalelerine sığındılar (Buhari, Megazi, 40 ; İbn Hişam, es-Sire, III, 329). Bunun üzerine Hz. Peygamber askerlerini savaşa motive etmek için “Allâhu ekber, Allâhu ekber! Harâb olup gitti Hayber! Biz, düşman bir kavmin yurduna baskın yapıp girdik mi, uyarılmış olan o kâfirlerin hâli yaman olur!” buyurdu. (Buhârî, Meğâzî, 39 B4198; Muslim, Cihad ve Siyer, 120 M4665 ; İbn-i Hişâm, III, 330; İbn Sa'd, a.g.e, II, 108-109; Vakidi, a.g.e, I, 642)
Hz.Peygamber ordusunu Gatafanlıların Hayber'e yardımını engelleyecek şekilde Reci' denilen bir bölgeye, yani Hayber yahudileri ile Gatafan kabilesi arasına yerleştirdi. Gatafan kabilesi böyle bir pozisyonda kuşatma esnasında ailelerinin ve mallarının yurtlarında savunmasız olduğu hissine kapılınca bulundukları yer olan Hayber'le İslam ordusu arasındaki alanı boşaltıp yurtlarına geri dönmek mecburiyetinde kaldılar ve Hayber Yahudileri Gatafan kabilesinin yardımından mahrum kaldılar. (İbn Hişam, a.g.e, III, 330). Böylece harbe tek başlarına girmek zorunda kalan Hayber yahûdîleri de kalelerine kapanarak savaşmak zorunda kaldılar.
Kuşatma esnasında Hz.Peygamber savaşın en çetin olduğu anlarda bile her fırsatta insanları hayra, güzelliğe yöneltmekten geri durmamıştır. İslam'a davet konusunda hiç kimseyi önemsiz ve hakir görmemiş ve bir yahudinin koyunlarını güden bir köleye bile İslam'ı anlatmış ve onun doğru yola ulaşmasına vesile olmuştur. İşbu Hayberli yahudinin işçisi olarak çalışan zenci çoban, Hz. Peygamber’in huzuruna gelerek İslâm hakkında bilgi istedi ve iman edip Müslümanlar safında Hayber'de yapılacak savaşa katılmaya karar verdi. Bu sırada sürü sahibinin çobanlığı görevini ifa ediyordu ve sürü kendisinin emanetinde idi. Kendisine verilen sürünün emanet olduğu bilinciyle Hz. Peygamber’e koyunları ne yapacağını sordu. Bunun üzerine Rasûlullah ona İslâm’ın emanete riayeti emrettiğini belirtip sürüyü sahibinin kalesine doğru sürerek serbest bırakmasını emretti. Adının Yesâr olduğu kaydedilen çoban Hz. Peygamber’in dediği gibi yaptı ve sürünün kaleye girdiğinden emin olduktan sonra dönüp mücahidler safında savaşa katıldı. Kısa bir süre sonra bir taşın isabet etmesiyle şehid oldu. Hz. Peygamber şehidin yanına geldi ve ashabına onun cennetlik olduğunu bildirdi. O Müslüman olduktan sonra hiç namaz kılmamıştı. Ashab arasında hiç namaz kılmadan cennete giren kişi olarak anılmıştır. (İbn Hişam, a.g.e, III, 344-345).
Kuşatma günlerce sürdü. Şiddetli savaşlar yaşandı. Ordunun mühimmat ve erzakı tükenmek üzere idi. Savaş koşulları gittikçe zorlaştı. Müslümanlardan yaralananlar ve şehîd olanlar oldu ve pek çok sıkıntılara duçar oldular.. Hayber kaleleri bir bir fethedildi. Öncelikle Netat bölgesindeki kaleler, yani Sa'b b. Muaz, Naim, Zubeyr ve Şıkk kaleleri fethedildi. Arkasından Ubey ve Nizar kaleleri, müteakiben Ketibe bölgesindeki kamus, vatih ve sülalim kalelerinin alınmasıyla fetih gerçekleşmiş oldu. (İbn Sa'd, a.g.e, II, 106-107).  
Şavaşın sonunda Yahudilerden 93 kişi etkisiz hale getirilirken Müslüman ordusundan 15 kişi şehit oldu. (İbn Sa'd, a.g.e, II, 106) Yahudi şavaşçıları, kadın ve çocuklardan oluşan çok sayıda esir ele geçirildi. (Buhârî, Megâzî, 40) Hz.Peygamber alınan bu esirlerin hepsinin hayatını Hayberi terk etme karşılığında bağışladı. Ancak bir kısım Hayber halkı hurma yetiştirilen arazilerde yarıcı (ortak) olarak kalmayı ve geçimlerini sürdürmeyi Peygamberimizden talep ettiler. Rahmet Peygamberi "İslam devletinin onları çıkarma hakkı bulunmak şartıyla" (Ebû Dâvûd, Harâc, 24 D3006). bu münbit toprakları işleyip yıllık kazançlarının yarısını vermeleri karşılığında onların bu teklifini kabul etti. (Buhari, İcare, 22, B2285; Darimi, Buy'u, 71, DM2642) Fedek ahalisi ile de benzer bir anlaşma yapıldı. (İbn Hişam, a.g.e, III, 337). Bu aynı zamanda İslam'ın yabancı din ve kültürlere karşı hoşgörüsünün örneklerinden birisini göstermiş olması açısından son derece önemlidir.  
Bu savaşta çok sayıda hayvan, ev eşyası ve mücevherat türünden menkul ve gayri menkul ganimetler elde edildi. Onlar, Hz.Peygamber ile şu hususlarda barış antlaşması yapmak zorunda kaldılar. Buna göre savaşa katılmış bulunan Yahudilerin canlarına zarar verilmeyecek; Yahudilerin çocuklarıyla birlikte Hayber'i terk etmelerine izin verilecek; onlar yanlarında bir deve yükünden başka bir şey götürmeyecekler;  altınlarla gümüş ve silahlar Müslümanlara bırakılacak; Hz.Peygamber'e bırakılması gereken herhangi bir şey ne surette olursa olsun gizlenmeyecek, gizleyenler ise, Allah ve Resûlünün emân ve himâye garantiisnin dışında kalacaklardır. (İbn Sa'd, a.g.e, II, 110) Fakat bu antlaşmaya rağmen Huyeyy b. Ahtab'a ait olan (içi altın ve gümüş dolu) bir deriyi sakladılar. Uzun araştırma ve soruşturmalar neticesinde daha fazla saklayamadıklarından deriyi sakladıkları yerden bulup getirdiler. (Ebu Davud, Harac, Fey' ve 'İmare, 23, 24 D3006) Bu ganimetlerin beşte biri Hz.Peygamber'e ve ganimet ayetinde belirtilen kişilere verilmek üzere hazineye ayrılırken, geri kalan beşte dördü Hayber savaşına katılan Müslüman gaziler arasında taksim edildi. (İbn Sa'd, a.g.e, II, 113-114) Ganimetler arasında yer alan Tevrat nüshaları da diğer dinlere saygının bir gereği olarak Yahudilere iade edildi. Yahûdîler, Hazret-i Ömer’in hilâfeti dönemine kadar Hayber arazisinde yarıcı olarak yerlerinde kaldılar
Bu arazilerin gelirlerini toplama işi ile Abdullah b. Ravâha görevlendirilmişti. O her yıl oraya gider, çıkan mahsûlün miktârını tahmin eder ve yarısının karşılığını onlardan alırdı. Yahûdîler, Abdullâh’ın tahminde gösterdiği titizlik sebebiyle rahatsız oldular. Hattâ bir ara lehlerine müsâmahalı davranması için rüşvet vermek istediler. Abdullâh bin Revâha onlara:
“–Vallâhi siz bana (bu tür bir davranışınız sebebiyle) Allâh’ın mahlûkâtının en sevimsiz olanısınız. Buna rağmen, benim size olan buğzum, size karşı âdil olmama mânî değildir. Sizin bana teklif ettiğiniz rüşvete gelince rüşvet haramdır, biz onu yemeyiz!” dedi.
Yahûdîler, Abdullâh'ı takdîr edip:
“–Semâvat ve arz işte bu adâletle ayakta durur.” dediler. (Muvatta, Müsâkât, 2, Hn: 1413, s. 458 ; Ebu Davud, Büyu', 34 D3410).
Adalet İslam'ın en temel umdelerinden biri olduğu gibi, kul hakkı konusunda titizlik de Hz.Peygamber'in önemle üzerinde durduğu konulardan bir olmuştur. Ömer b. Hattab Hayber günü yaşanan bir olayı şöyle anlatır. “Hayber Gazvesi günü idi. Hz.Peygamber'in ashâbından bir grup geldi ve:
«–Falanca şehîd, falanca da şehîd!» dediler. Sonra bir adamın yanından geçerken:
«–Falanca kimse de şehîd olmuş!» dediler.
Hz.Peygamber:
«Hayır! Ben onu, ganîmet mallarından haksız yere aldığı bir hırka içinde cehennemde gördüm.» buyurdu.” (Buhari, Eyman ve'n-Nuzur, 33 B6707; Müslim, Îman, 182-183 )
            Görüldüğü gibi Hayber gibi Müslümanlar açısından son derece stratejik bir önemi olan bir savaşta dahi şehit düşen bazı insanların kamuya ait mala ihanet ve kul hakkı ihlallerinden dolayı sorumlulukları ortadan kalkmamakta ve affa maruz kalmamaktadır. Bu ve benzeri hadisler ganimet mallarından hakkı olmayan bir eşyayı almasından dolayı kişinin cezalandırılacağını ve kamu malının çarçur edilmesi ve kul hakkı ihlalinin affedilmeyeceğini bize öğretmiştir.
            Hayber savaşı sonunda alınan esirler arasında ileri gelen Kurayza ve Nadir reislerinden Huyey b. Ahtab'in kızı Safiyye de vardı. Hz.Peygamber Kurayza ve Nadir Yahudileriyle sıhriyet akrabalığı oluşturmak ve aradaki düşmanlığı azaltmak ve onlardan gelecek siyasi anlamdaki tehlikeleri bu yolla bertaraf etmek için Safiyye ile evlenmeyi düşündü. Hz.Peygamber ona İslam'ı anlatıp şöyle dedi: “–Biz seni kendi dîninde bulunuyorsun diye zorlayacak değiliz! Eğer sen Allâh’ı ve Rasûlü’nü tercih edersen, seni zevceliğe kabûl edeceğim. Eğer yahûdîliği tercih edecek olursan, seni âzâd ederim, kavmine gidersin.” (Vakidi, a.g.e, I, 674-707; Ahmed, el-Musned, III, 138, HM12436) Bu hoşgörü ve anlayış karşısında Safiyye Müslümanlığı seçerek Hz. Peygamber'e eş olmayı tercih etti. Hz. Safiyye Hayber gazvesinden önce Kinâne b. Rabia ile evlenmişti ve dul bir kadın idi. Hz.Peygamber Safiyye'yi azad ederek onunla evlendi. O, ashabı çağırarak düğün yemeği verdi. (Muslim, Nikah, 84 M3497 ; Ebu Davud, Harac, Fey ve İmare, 20-21 D2998; Nesai, Nikâh, 79 N3382; İbn Hişam, a.g.e, III, 336)
Bu arada Yahûdîler, Müslümanlardan gördükleri insânî muâmeleye rağmen İslâma karşı gönüllerinde besledikleri kin, düşmanlık ve ihanetlerinden vazgeçmediler. Her iyi muameleye karşı, kötü bir hareketle, hâince bir tertiple cevap vermeyi âdeta kendilerine huy edinmişlerdi. Henüz daha önce Müslümanlara karşı suçları ortada iken, kendilerini diğer Yahûdî kabîleleri gibi sürgün etmeyip affeden ve Hayber'in verimli topraklarına ortak yapan yüce Peygamber’e bir ihânete tevessül etmekle, bir kere daha ahitlerini bozmuş oldular. Onların bu ihaneti Hz.Peygamber'i ve arkadaşlarını zehirleme hadisesidir.
            Hayber'in fethi tamamlanmış ve Peygamberimiz ashabıyla birlikte istirahata çekilmişti. Yahudi reislerinden Haris'in kızı Zeynep Hz.Peygamber'i ashabıyla birlikte yemeğe davet etti. Kadın önceden Hz.Peygamber'in koyunun hangi organını sevdiğini sordu ve kürek kısmındaki etinden hoşlandığını öğrendi. Bu kısma çok zehir katmakla birlikte etin bütününü zehirledi. Sonra getirdi ve Hz.Peygamber'in ve arkadaşlarının önüne koydu. Hz.Peygamber kürek kemiği kısmındaki etten bir lokma aldı. Fakat çiğnemeden geri çıkardı. Hz.Peygamber etin zehirli olduğunun farkına vardı. Yanında bulunan Bişr b. Ma'rur çiğnedi ve yuttu. Fakat Bişr zehirlenerek hayatını kaybetti. Sonra Hz.Pewygamber kadını çağırdı, ona kendisini bu davranışa sevk eden amilin ne olduğunu sordu? Kadın suçunu itiraf etti ve şöyle dedi: “–Sen benim babamı, amcamı ve kocamı öldürdün! Kavmime yapmadığın kalmadı! Kendi kendime; Eğer o gerçekten peygamberse, yaptığım şey, kendisine muhakkak Allâh tarafından bildirilir ve zehir kendisine zarar vermez; eğer o yalancı biri veya bir hükümdarsa, bu zehirden ölür, böylece kendisinden kurtulmuş oluruz!» Bir kısım rivayetlerde kadının kısas yapılarak cezalandırıldığı ifade edilirken bazı rivayetlerde ise onun affedildiği bilgisi yer almaktadır. (Buhârî, Cizye, 7, Megazî 42 B4249; Müslim, Selâm, 45 ; İbn Hişam, a.g.e, III, 338 ; Vakidi, a.g.e, I, 678-679).
Hz.Peygamber Hayber'in fethi sonrasında bazı yasaklar getirmiştir. Bunlar arasında Esir alınan kadınların öldürülmesi, yırtıcı, azı dişli hayvanların etinin yenmesi ve ganimet mallarının paylaşılmadan alınıp satılması vardır. Buna ilaveten daha önce hakkında herhangi bir nehiy sâdır olmamış bulunan ve “mut’a nikâhı” diye bilinen geçici evlilikler ve ehli eşeklerin etinin yenilmesi pek çok hadisle yasaklanmıştır. Bu konuda gelen rivayet şöyledir: “Rasûlullâh Hayber Gazvesi’nde kadınlarla mut’ayı ve ehlî eşek etlerinin yenmesini haram kıldı.” (Buhârî, Meğâzî 39 B4216, Nikâh 31, M3434, Zebâih 28 B5523, Hiyel 3; Müslim, Nikâh 29-32; Muvatta, Nikâh 41; Nesâî, Nikâh 71, N3368)
Hayber Fethi’nden sonra Hz.Peygamber Medîne’ye iki günlük mesâfede bulunan Fedek arâzîsine bir elçi gönderdi. Orayı savaşmaksızın İslâm topraklarına kattı. Son olarak, Hayber’den dönüş yolu üzerinde bulunan ve küçük bir yahûdî yerleşim merkezi olan Vâdi’l-Kurâ da bir günlük bir kuşatma netîcesinde fethedildi. Onlar da Hayberliler gibi topraklarında yarıcı olarak bırakıldılar. Teymâ yahûdîleri ise, Hayber, Fedek ve Vadi'l-Kura'da meydana gelen gelişmeleri duyunca kendileri gelerek cizye ve haraç vermek üzere, Hz.Peygamber ile antlaşma yaptılar. Böylece, yurtlarında kalarak toprakları kendilerinin oldu. (Vakıdi, a.g.e, I, 706-707).
 Hayber ve çevresinin fethedilmesiyle birlikte Müslümanlar için temel hedef olan Mekke'nin fethinin de önü açılmış oldu. Zira Şam-Medine yolu üzerinde bulunan Hayber ve çevresinde Müslümanlar açısından tehdit oluşturabilecek bir güç ortadan kaldırılmış oldu. Bu fetih aynı zamanda Müslümanların bu bölgede kesin otoritelerini sağlamlaştırmış ve Müslümanlar lehine bir havanın esmesine yol açmıştır. Artık bu bölgede Müslümanların siyasi ve askeri üstünlüğü konusunda hiçbir şüphe kalmamıştır. Bu fetihle birlikte Altın, gümüş ve çeşitli mücevherat yanında hurma ve tahıl ürünleriyle, çok sayıda hayvan ve esirlerden oluşan menkul ve gayri menkul ganimetler sayesinde Müslümanlar mali ve ekonomik açıdan daha güçlü hale gelmişlerdir.  
Hayberin fethinin Müslümanlar ve İslam dini açısından çok önemli olduğunu ifade etmek gerekir. Fetihle birlikte siyasi anlamda hemen hemen Arabistan'daki bütün Yahudiler Müslümanların hakimiyeti altına girmişlerdir. Hayber'in fethi öncesinde Hudeybiye anlaşması ile müşriklerden gelebilecek herhangi bir tehlike bertaraf edilmiş olduğundan dolayı bu fetih ile İslamiyetin yayılması önündeki engeller bakımından önemli bir rahatlamanın gerçekleşmiş olduğu yatsınamaz bir gerçektir. Bu fetih ile Yahudilerin Kureyş müşrikleriyle herhangi bir işbirliğine teşebbüsleri ortadan kaldırılmış oluyordu. Böylelikle Kureyş müşriklerinin Müslümanlara karşı her zaman kullanmayı planladıkları destekleri bertaraf edildi.
Bu fetih Müslümanların gücü bakımından da etrafta da büyük yankılar uyandırdı. Zira bu kadar güçlü kalelere sahip, harp sanatı konusunda uzman olan ve harp malzemeleri bakımından en üstün durumda olan bir Yahudi kabilesini savaşta alt etmek gerçekten Müslümanlara ve onların mensup olduğu İslamiyete Arap yarımadasında büyük bir itibar kazandırmıştır. Müslümanların yenilmez bir güç olduğunu göstermiştir. Bu itibarladır ki fetihten sonra civar kabileler teker teker kendi istekleriyle Müslümanların hakimiyetini kabul etmek durumunda kalmışlardır.
Hayber'in fethiyle birlikte bir kısım Yahudiler burayı terk etmiş olmakla birlikte hurma ve tahıl üretimiyle uğraşan bazı Yahudiler yukarıda da belirtildiği üzere yarıcı olarak eski topraklarında bırakılmışlardır. Müslümanlar belli anlaşmalar çerçevesinde yine onlarla birlikte yaşamaya devam etmişlerdir. Zira Hz.Peygamber Yahudileri Müslümanlarla birlikte yaşayamayacak bir kitle olarak asla görmemiştir. Hz. Peygamber Medine'ye hicret ettiğinde orada çok sayıda Yahudi vardı ve toplam nüfusun takriben yarısını teşkil etmekteydi. İlk resmî işi onlarla bir antlaşma imzalamak oldu. Siyasi otorite onların inançlarına saygı gösterecek ve kendilerini haksızlıktan koruyacaktı. Yahudiler de herhangi bir dış saldırı durumunda Müslümanlarla birlikte Medine'yi savunacaklardı. Fakat her üç Yahudi kabilesi olan Ben-i Kaynuka, Ben-i Nadir ve Ben-i Kurayza Yahudileri Müslümanlarla yaptıkları anlaşmalara sadık kalmadılar. Bundan dolayı Hz.Peygamber onları sürmek ve mallarına el koymak zorunda kalmıştır. Hayber'de de durum bundan farklı değildir. Orada Müslümanlara karşı bir tehdit konumunda olan Yahudiler gizli planlarla ve etraftaki bazı kabilelerle anlaşarak Müslümanlara karşı bir tehdit oluşturmuşlardır. Bunun üzerine Hayber zabtu rabt altına alınmıştır. Yoksa Hz.Peygamberin amacı Yahudileri tamamen imha etmek ve Müslüman hakimiyetindeki topraklardan sürmek değildir. Öyle bir amaç olsaydı Hayber'de olduğu gibi Yahudiler topraklarını işlemek koşuluyla yarıcı olarak bırakılmazdı. Tam tersine Hayber'in fethinden Hz.Peygameber'in ölümüne kadar geçen 4 yıl boyunca Yahudiler orada Müslümanlarla birlikte yaşamanın örneğini vermişlerdir. Bunun dışında Arap yarımadasının başka yerlerinde Yemen'de ve Medine'de de Müslümanların zimmetinde ve himayesinde Yahudiler yaşamaktaydı. Hz.Peygamber hiçbir kişi ve topluluğa durup dururken saldırıda bulunmamıştır. Ne zaman ki Müslümanların düşmanı olan müşriklerle işbirliği yapmışlar, Müslümanlar için bir dış tehdit haline gelmişler, Müslümanların can, mal ve namus güvenliğini tehdit eden bir güç haline gelmişler, işte o zaman Müslümanlar gereken tedbiri almak durumunda kalmışlardır. İşte o aşamada birlikte yaşama imkanı ortadan kalkmıştır. Ama Hayber'de de görüldüğü üzere Müslümanlarla birlikte yaşamak isteyen Hayber Yahudilerine toprakları icar olarak verilmiş ve yarıcı olarak kalmaları sağlanmıştır. Bu da gösteriyor ki İslam başka din ve kültürlerle birlikte yaşama azmini her şart ve durumda uygulamaya geçirmeye özen göstermektedir.
 
Doç.Dr. H. Musa BAĞCI
Dicle Ünv. İlahiyat Fakültesi
19.12.2008.
 
 
PROF. DR.H. MUSA BAĞCI WEB SİTESİ
 
Facebook beğen
 
Reklam
 
ANLAMLI SÖZLER
 
BUGÜNKÜ HANEFİ FAKİHLERİ, TIPKI İMAM EBU HANİFE TAKLİTÇİLERİNİN MUŞAHHAS OLAYLAR ÜZERİNE VERİLEN HÜKÜMLERİ EBEDİLEŞTİRDİKLERİ GİBİ, KENDİ MEZHEBİNİN RUHUNA AYKIRI OLARAK İMAM EBU HANİFE'NİN YORUMLARINI EBEDİLEŞTİRMİŞLERDİR. BU İTİBARLA, İÇTİHAT KAPISININ KAPANMIŞ OLMASI, KISMEN FIKIH KAVRAMININ BİLLURLAŞMIŞ OLMASINDAN, KISMEN DE EMEVİLERİN ÇÖKÜŞ DÖNEMİNDE BÜYÜK DÜŞÜNÜRLERİ PUTLAR HALİNE GETİREN ZİHNİ TEMBELLİK YÜZÜNDEN MEYDANA GELEN EFSANEDİR. EĞER DAHA SONRAKİ ALİMLER BU EFSANEYİ SAVUNMUŞLARSA BUGÜNÜN İSLAM DÜŞÜNCESİ, BU GÖNÜLLÜ TESLİMİYETE BOYUN EĞMEK ZORUNDA DEĞİLDİR. (M. İKBAL, İSLAMDA DİNİ DÜŞÜNCE, S. 238)

"ŞU HSUSUSU GERÇEKLEŞTİRMEK VE İNSANLARI ONA ÇAĞIRMAK İÇİN BÜTÜN GÜCÜMLE ÇALIŞTIM. BUNLARDAN BİRİSİ, DÜŞÜNCEYİ TAKLİT ZİNCİRİNDEN KURTARMAK; DİNİ, TEFRİKAYA DÜŞMEDEN, İLK MÜSLÜMANLARIN ANLADIKLARI ŞEKİLDE ANLAMAK VE ONU AKLIN AŞIRILIKLARINDAN KORUMAKTIR. (ABDUH, TEVHİD, S. 49)
ANLAMLI SÖZLER
 
ŞİMDİ İNSAF EDELİM, BU RUH HALİ İLE BİZİM İÇİN TERAKKİ İMKANI VAR MIDIR? BİZ BU CEHALET VE TAKLİT KÖTÜLÜĞÜYLE ŞİMDİKİ MEDENİYETİN ŞİDDETLİ CEREYANLARINA KARŞI DİNİMİZİ, MİLLETİMİZİ NASIL MUHAFAZA EDEBİLİRİZ? MİLLET BU BATIL AN'ANELERDEN KURTARILMADIKÇA, İSLAM'IN ASLİ HAKİKATLERİ BÜTÜN SAFİYETİYLE AÇIĞA ÇIKARILMADIKÇA BEN BUNUN İMKANINI GÖREMİYORUM. TERAKKİNİN ESASI CEHALETTEN İLME, TAKLİTTEN TAHKİKE GEÇMEKTİR. CEHALETLE VE TAKLİTLE HİÇ BİR ZAMAN TERAKKİ EDEMEYECEĞİMİZ GİBİ, DİNİMİZİ DE MİLLETİMİZİ DE MUHAFAZA EDEMEYİZ. GENÇLERİMİZ DİNSİZ OLUYOR DİYE BUGÜN ŞİKAYET EDİYORUZ. ELBETTE OLURLAR. BİZİM ŞİKAYETE HAKKIMIZ YOKTUR. BÜGÜNKÜ MEDENİYETİN İLİM VE FENLERİNDEN AZ ÇOK NASİBİNİ ALMIŞ DİMAĞLAR, ARTIK HURAFE DİNLEYEMEZ. ONLARI İSLAMI'N KATİ HAKİKATLERİYLE AYDINLATMAK GEREKİR. (SEYYİD BEY, İSMAİL KARA'NIN TÜRKİYE'DE İSLAMCILIK DÜŞÜNCESİ KİTABINDAN S. I/225.)
Peygamber (s.av)'e Bakışımız
 
"İslam Peygamberini eski dünya ile modern dünyanın ortasında durmuş görmekteyiz. Hz.Peygamber (s.a.v) bildirmiş olduğu vahyin kaynağı bakımından eski dünyaya, fakat bildirmiş olduğu vahyin ruhu bakımından modern dünyaya bağlıdır. Onun gelişi ile hayat aldığı yeni istikamete uygun yeni kaynaklar keşfetmiştir."
Allame Muhammed İkbal

Hz.Peygamber'in bir insan, beşer peygamber olduğunu söylerken, onun sıradan ve standart bir insan olduğu anlaşılmamalıdır. Aksine o, yüksek karakteri ve sahip olduğu yüce ahlaki yapısıyla hem peygamberlik öncesi hem de sonraki yaşantısıyla "farklı" olduğu dikkatlerden kaçmamıştır. Onun farklılığı "tür farklılığı" değil, "nitelik ve kalite farklılığı"dır. Kur'an'ın açık ve kesin ifadelerine rağmen onu insanüstü göstermek, onu bir melek veya yarı-ilah seviyesine çıkaracak ifadeler kullanmak ona yapılabilecek en büyük haksızlıktır.
GÜZEL SÖZLER
 
"KANAATİMCE EVRENİN ÖNCEDEN DÜŞÜNÜLEREK YAPILMIŞ BİR PLANIN ZAMANLA BİLGİLİ BİR ŞEKİLDE İŞLEYİŞİ OLDUĞU YOLUNDAKİ GÖRÜŞTEN KUR'AN-I KERİM'İN GÖRÜŞÜNE DAHA YABANCI BİR ŞEY OLAMAZ" (MUHAMMED İKBAL )
.Hakikati bulan, başkaları farklı düşünüyorlar diye, onu haykırmaktan çekiniyorsa, hem budala, hem de alçaktır. Bir adamın "benden başka herkes aldanıyor" demesi güç şüphesiz; ama sahiden herkes aldanıyorsa o ne yapsın?
Daniel de Foe (Cemil Meriç, Bu Ülke adlı kitabından)

Kur'an'a göre seçilmiş halk ve ırk yoktur. Tek üstünlük ölçüsü, Allah'ın dinine bağlılıktır. İslam, insanları tek dil, kültür ve coğrafyada değil, tevhid inancı etrafında birleştirir ve ümmet fikrini telkin eder. İslam, Hıristiyanlığın mutlak ferdiyetçiliğini ve yahudiliğin ırkçılığını reddeder. Kur'an'a göre değer ölçüsü Allah'ın rızasına uygun güzel faaliyet ve davranışlarıdır (amel-i salih). Her etnik grubun insani ve yasal hakları korunmak suretiyle İslam kardeşliği ve eşitliği ilkesi temel olmalıdır. İslam kardeşliği ve eşitliği prensibine aykırı düşen ve ırkçılığı telkin eden rivayetlere ihtiyatla ve mesafeli yaklaşmak gerekir.

Ünlü bilgin Cahız der ki: Geçmişe körü körüne teslim olmak, taassuba, heva ve heves sahibi olmaya yöneltir. Atalara uymak, insanların aklını esir alır. insanları körleştirir, sağırlaştırır. Bu yüzden dini, nazar ve araştırma yolu ile öğrenmek gerekmektedir.

Tevekkül, toplumda yaygın anlayışa göre kişinin görev ve sorumluluğunu Allah'a fatura ederek tembellik, miskinlik ve uyuşukluk yapması değil, bilakis Kur'an'a göre insanın herhangi bir konuda kendi üzerine düşen sorumluluğu yerine getirdikten sonra akabinde ortaya çıkabilecek engellerin bertaraf edilmesi için Allah'a güvenmek ve dayanmaktır. (11, Hud, 123; 14, İbrahim 12 vd.)

Dinde zorlama yoktur. İnsana düşen öğüt, nasihat ve tebliğdir. Zorlama ve baskı ile gerçekleşen imana iman denilemez. İçselleştirilmiş, içten, sahici ve samimi iman gerçek imandır. Hz.Peygamber ve onun değerli ashabı bu sahici ve samimi iman sayesinde insanlık tarihindeki büyük değişim ve dönüşümü gerçekleştirmiştir.

Dua,insanın Allah ile iletişimidir. Kur'an, Allah'a yapılan duaların kişinin işlediği salih ameller tarafından Allah katına yükseltileceğini bildirir. (35, Fatır, 10) Duanın kabulü için amel-i salih esastır. Hz.Peygamber duasının kabul olması için dua etmeden önce sadaka vermeyi prensip edinmiştir. Türbelerden, evliya gibi zatlardan, diğer kişi ve gruplardan kendileri aracı yapılarak istekte bulunmak insanı şirke götürebilecek yaklaşımlardır. İnsanı Allah'a yaklaştıran sadece güzel faaliyet ve davranışlardır (amel-i salih).(maide 35; İsra 57).

İslam, sadece uygulanması gereken ilkelerden ibaret olmayıp, aynı zamanda nezaket, incelik, kibarlık ve centilmenliktir. (31, Lokman, 19; 49, Hucurat, 2-4).

Allah'ın varlığını ve her şeyin yaratıcısı olduğunu kabullenmek tevhidin en yüzeysel anlamıdır. Zira bu anlamda putların kendilerini Allah'a ulaştıracağını söyleyen ve Allah'ın varlığına inanan müşriklerin asgari anlamda tevhidi kabul ettikleri söylenebilir. Oysa ki İslam'ın gerçek anlamda tevhidden kastı, Allah'ın varlığını ve birliği ve her şeyin yaratıcısı olduğunu kabulle birlikte Allah'ı değer koyucu bir otorite olarak kabul edilmesi, yani onun peygamberler aracılığıyla gönderdiği mesajlara boyun eğilmesidir. İşte bir müşrik ile müslüman arasındaki temel fark budur.

Ahiret tövbe yeri değil, hesap verme yeridir. Tövbe fırsatı insana bir defa sadece dünya hayatında verilmiştir. Bu yüzden İslam karma, tenasuh veya yeniden dünyaya farklı varlıklar şeklinde gelme gibi anlayışları tasvip etmez, reddeder.
 
Bugüne kadar 179480 ziyaretçi (345853 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
webmaster: H.Musa BAĞCI