PROF.DR.H.MUSA BAĞCI WEB SİTESİNE HOŞ GELDİNİZ
   
 
  Prof.Dr. Fazlur Rahman

Allah'ın Elçisi Ve Mesajı*
Prof.Dr. FAZLUR RAHMAN

 Yedinci asır Arabistan'ı, devamlı birbiriyle savaş halinde bulunan Bizans ve İran İmparatorlukları arasında yer almaktaydı. Doğuda günümüz Irak'ı kuzeyde Suriye'de Pers ve Bizans hakimiyeti altında bulunan Lahmiler ve Gassaniler gibi Hıristiyan Arap Prenslikleri bulunuyordu. İslam'ın doğuşundan kısa bir süre öncesine kadar ileri bir uygarlığın mevcut olduğu Güney Arabistan'da (günümüz Yemen'i) Yahudi ve Hıristiyanların oluşturduğu bir nüfus yaşamaktaydı. Persler Yahudileri, Bizanslılar ise Habeşli tebaları vasıtasıyla Hıristiyanları desteklemekteydiler.

523'te Güney Arabistan'da Yahudi lider Zu Nuvas Yahudiliği kabul etmeyen Necran Hıristiyanlarını kılıçtan geçirerek, krallığına karşı gelişen Habeş tehlikesine karşı koydu. Bu olay bütün Arabistan'da son derece büyük bir etki yaratmış ve Kur'an'da da (85: 4-8) bahsedilmiştir. Hz. Muhammed'in doğumundan kısa bir müddet önce, Güney Arabistan'ın Hıristiyan lideri Ebrehe, Mekke'yi istila etti, fakat askerleri arasında ortaya çıkan çiçek salgını yüzünden fetihte başarılı olamadı. Kur'an bu olaydan da 105. surede bahseder.

Güney Arabistan'daki Yahudi toplumunun yanısıra, Yesrib (daha sonra Medine adını almıştır) ve Hayber'de de müreffeh Yahudi yerleşim birimleri yer almaktaydı. Dinde ortodoks olmalarına rağmen, bu Yahudiler kültürel açıdan tamamen Araplaşmışlardı; hatta bazıları mükemmel derecede Arap şiiri yazmaktaydılar. Güney dışındaki Arabistan'da da Hıristiyanlık mevcuttu; mesela, güçlü Beni Tağlıb gibi bir çok bedevi kabile arasında yayılmıştı. Yahudi ve Hıristiyan topluluklarının varlığı dolayısıyla, Arabistan Yarımadasına Yahudi-Hıristiyan fikirlerinin nüfuzu söz konusu idi. Mekke, hususi bir dini canlılığa sahip bir bölgeydi. Hanif denilen bazı kişiler, tam teşekkül etmemiş bir tek tanrı fikrine ulaşmışlardı. .

Hindistan ve Bizans arasındaki kervan güzergahında yer alan Mekke, zengin bir ticaret şehri idi. Büyük ve güçlü Kureyş Kabilesi şehre hükmediyordu ve çöl kabileleri üzerinde de hatırı sayılır bir etkiye sahipti. Ticaretten elde edilen gelirin yanısıra Kureyş Kabilesi bütün Arabistan'ın yıllık haccını gerçekleştirdiği kutsal mekan  olan Kabe'den ve bu hac süresince kurulan özel ticaret fuarlarından da gelir elde ediyordu. Bütün bu zenginliğin yanısıra, her ticaret toplumunda bulunabilecek ciddi problemler Mekke'de de mevcuttu: her türlü siyasi haktan yoksun büyük sayıda insan (disenfranchised persons), aşağı bir topluluk oluşturan esirler ve uşaklar ve çok sayıda Etiyopyalı köle-işçiler . Kısacası, burada son derece büyük oranda bir toplumsal eşitsizlik ve huzursuzluk mevcuttu.

Tam anlamıyla gerçek "dini" problem çok-tanrıcılıktı. Çok sayıda insan Allah adı ile anılan tek tanrı fikrini kabul etmiş olmasına rağmen -Kur'an'da da çokça bahsedildiği gibi- ibadetler Allah'a değil, diğer tanrılar adına yapılıyordu. Çok ulu olmasından dolayı doğrudan ilişkide bulunulamayacağı farzedilen Allah'a ulaşmak için, kul ile Allah arasında aracı olarak bu tanrı ve tanrıçalara tapınılmaktaydı. Yine, bir çok ayette Kur'an; Yahudi ve Hıristiyanların Mekkelileri  kendi dinlerine döndürmek için çabaladıklarını, fakat başarılı olamadıklarını belirtmektedir. Mekke'nin tüccar asiller sınıfı genelde puta tapmaktan ibaret olan köklü dinlerini bırakmaya pek gönüllü olmasa da, daha duyarlı ve gururlu Araplar, kendilerine ait yeni bir din gönderilmesini istiyorlar; böylece Kur'an'ın deyişiyle, "kendilerinden önceki ümmetlerden daha doğru yolda olacaklarını" söylüyorlardı.

Arabistan'da Kur'an'ın reddettiği yıldız tapınıcılığı az çok görülse de, Arap bedevi dininin ana özellikleri puta tapma (fetişizm) ve Zaman diye adlandırılan, insan varoluşunun doğum, büyüme, ölüm gibi bazı önemli devrelerini kontrol eden bir kör-kadere (blind fate) inanma idi. Bu kör-kader anlayışının yerine, Kur'an; güçlü, merhametli ve gayeli  (Hakim) bir Allah anlayışı getirmiştir. Ayrıca Arapların bilhassa kadınların şerefi olmak üzere, birey ve kabile şerefini korumada cesaret, cömertlik ve verilen sözlerle yapılan anlaşmaları tutmaktan müteşekkil çok önemli bir şeref düsturları vardı. Çöl hayatının  tehlikeleri ve belirsizlikleri göz önünde bulundurulduğunda söz ve anlaşmalara  uyulması çok önemli idi; bu da kabileler arası antlaşmalarda ve bütün düşmanlık ve kavgaların özgür seyahat ve ticarete serbestlik kazandırmak için durdurulduğu yılın dört ayının ‘kutsal aylar olarak’ kabul edilmesinde kendini gösteriyordu.

Bedevi şeref düsturunun son önemli unsuru "öç alma" idi. Çünkü öldürülen kişinin kanı yerde kaldıkça, o kişinin -kuşa dönüşen ruhunun, susuzluktan mezarında çığlık çığlık öttüğüne inanılırdı öç ilkesine göre, öç almak için öldürülecek kişinin mutlaka katilin kendisi olması gerekmezdi. Katilin kabilesinden ölenin statüsüne uygun herhangi bir kişinin öldürülmesi de bunun için, kafi idi Kur'an kısasa cevaz vermekle birlikte, bahsedilen uygulama daha sonra yasaklanmıştır.

İslam öncesi Arabistan'da çoğu kez kadın kocasını kendi seçiyor ve hiçbir standart kuralla belirlenmeyen bir özgürlük sergiliyordu. Serbest aşk mevcuttu ve fahişelik yaygındı. Cinsellik ve aile hayatını tanzim etmeye çalışan Kur'an tarafından bu ikisi de yasaklanmıştır. Fakat genel olarak İslam öncesi Arabistan'da kadının .durumu pek de iç açıcı değildi. Kız çocuklarının katli çok yaygındı ve hatta dini bir yaptırım olarak algılanıyordu. Kur'an Arap putperestlerinin kız çocuklarını sosyo-ekonomik açıdan değersiz addetmelerini sert bir şekilde eleştirir:

Onlardan birine bir kız evladı {nın doğumu] müjdelendiğinde keder ve-hayal kırıklığınıl gizlemeye çalışırken yüzü kapkara kesilir. {utancından dolayı] insanlardan gizlenir ve o çocuğu utanç içinde {hanesinde] tutsun mu yoksa toprağa mı gömsün diye düşünür durur. Onların hükmü ne de kötüdür. (16:59).

Kız çocuklar mirastan pay alamazken, oğlan çocuk üvey annesine bile mirasçı olabiliyordu. Bu uygulamalar da Kur'an tarafından yasaklanmıştır.

Genelde Araplar dünya görüşlerinde [hayat felsefelerinde] ve ameli hayatlarında dünyevi/laik (secular)insanlardı. Sahip oldukları din ise törensel ve ayinsel (ritualistic and cultic) nitelikli idi. En derin insani hisler kaynağından doğan şeref düsturları, esasında ve uygulamada, onların dinlerini oluşturuyordu. "İnsani erdemler' (‘menly virtues/mürüvvet’) denen bu törede, en önemli yer kabile şerefine ayrılmıştı; zira Arap'ın en fazla sadakat borçlu olduğu şey kabilesi idi. Bu his, kabilesinden bazı kişilerle bir görevden dönüşte., pusuya düşme tehlikesinden dolayı adamlarına yoIlarını değiştirmeyi öğütleyen Dureyd İbn el-Simma'nın bir şiirinde tam ifadesini bulmaktadır. Fakat; adamları bu öğüdü tutmazlar ve düşman saldırısı sonucunda da en güzide kahramanlarından bazılarını savaşta kaybederler. Şair; diğerlerine uyma kararını haklı gösterirken, kabile  dayanışması idealini de ortaya koyuyor:

Öğüdümü reddettiklerinde, ben de onlara katıldım, Fakat kesin olarak biliyordum ki,
Doğru yolu bıraktığım için büyük bir hata yapıyordum. (Ama) Ben sadece Gaziye kabilesinin bir üyesiyim.
Eğer hata yaparlarsa,
Ben de öyle yapmalıyım
Doğruyu seçtiklerinde onlarla birlikte olduğum gibi.

Evvelce de değinildiği gibi, İslam'ın gelişi yaklaşırken bazı çevrelerde ve duyarlı bireyler arasında dini bir bilinç yükselmekte idi. Yahudi-Hıristiyan fikirleri, özellikle tek-tanrıcılık, bu bilince büyük katkıda bulunmuştur. Fakat bu dini tezahürün karakteri ve içeriği belki de tamamen Arap idi. Mesela, Hz. Muhammed'in daha yaşlı bir çağdaşı olan Taifli Umeyye bin Ebi Salt, dinini "haniflik" ve "tevhid" adını verdiği bir dizi şiirde açıklar. Bununla beraber o, yeni bir din kurmaya girişmemiş; sessiz bir şekilde hatta zenginleri överek maddi mükafatlar kazanarak yaşamakla yetinmiştir. Fakat bazı din arayıcıları peygamberlik iddialarına girişmişlerdir. En önemlisi, Hz. Muhammed'in Necd'de yaşayan genç çağdaşı Mesleme'dir. (Bu şahıs, Müslümanlar tarafından aşağılanmak için "Museylime" ["küçük, aşağılık") takma ismiyle anılır.) Bütün bu kişiler kabile liderliğini temsil eder görünmektedir. Bu şahıslar, Peygamber'in vefatından hemen sonra hem İslamiyeti hem de Medine'deki merkezi siyasi otoriteyi tehdit eder duruma geldiğinde Müslümanlar tarafından öldürülmüştür.

Muhammed: Allah'ın Elçisi

Abdullah'ın oğlu olan Muhammed, 570'de Mekke'de doğmuştur.
O, sahte peygamberlerden sadece olağanüstü dini ve ahlaki duyarlılığı ve davetinin evrensel önemi/içeriği ile değil, karakterinin merkezi bir özelliği olan samimi bir ihlas sahibi olmasıyla da ayrılır. Peygamberlik görevi onun sadece bir hobisi ya da işi değil, tüm hayatı olmuştur.

 [Ey Muhammed] De ki. benim namazım ve kulluğum. yaşamam ve ölümüm, hepsi, sadece Alemlerin Rabbi Allah içindir. (6: 162).

Hz. Muhammed'in tüccar olan babası doğmadan, annesi Amine ise altı yaşında iken ölmüştür. Kureyş kabilesinin Beni Haşim kolunun ileri gelenlerinden nüfuz sahibi, fakat nisbeten yoksul amcası Ebu Talib kendisini büyütmüş, korumuş -yeğeninin inancını kabul etmemiş olmakla beraber- görevinde/risaletinde düşmanlarına karşı sürekli ve korkusuzca onu savunmuştur .

Onun, 610 yılında, kırk yaşında peygamber olarak görevlendirilmesine kadar olan hayatı hakkında çok az şey bilinmektedir. Kur'an ve Peygamber'in çağdaşlarının ifadelerine göre, huy olarak; düşünceli, içine kapanık. sıkılgan, 'mesafeli ve derin düşüncelere dalan bir kişi olduğunda şüphe yoktur. Gençliğinde el-Emin (güvenilen kişi) olarak adlandınlmıştır ki, bu lakab dürüstlüğünün ve ahlaki duyarlılığının bir göstergesidir. Yirmi yaşlarında, zengin bir hanım olan Hatice'nin Suriye ticaret kervanlarının ve işlerinin başına geçti. Hatice dürüstlüğü ve kabiliyetinden çok etkilendiği. bu kişiye evlilik teklif etti. O yirmibeş, Hatice ise kırk yaşında idi. Evlendiler. Bebekliklerinde ölen üç oğulları ve dört kızları oldu. Kız çocuklarından en küçüğü Fatıma, kendisinin amca oğlu Ali ile evlendi. Hatice'nin ölü-münden uzun bir süre geçip, 50 yaşına gelene dek tekrar evlenmedi, Daha sonraki evliliklerinden de hiç erkek evladı olmamıştır. Kıpti Hıristiyan cariyesi Meryem l Mariya bir erkek çocuk doğurmuşsa da yaşamamıştır.

Hatice ile evlenmesinden bir müddet sonra, Hz. Muhammed, Mekke'nin biraz kuzeyine düşen Hira Mağarasına gidip gelmeye başlamıştır. Burada günlerini, bazen de haftalarını, yalnız başına , dua/yakarış ve tefekkürle geçiriyordu. Hiç şüphe yok ki o; kainatın Mutlak Yaratıcısı ve Hakimi olan Tanrı hakkında ve alemde olup-bitenler üzerinde düşünüyordu. Bunlar bilhassa toplumun beşeri sorunları idi: Sosyo-ekonomik eşitsizlik, hileli ticari uygulamalarla kazanılan zenginlik, bu zenginliğin fakir, yetim ve mazlumlara harcanmayıp sorumsuzca heba edilmesi.

Kırk yaşında. bir gece Hira Mağarasında derin bir tefekkür ve teemmül içinde iken [Hz] Muhammed, Cebrail adlı bir vahiy elçisi tarafından Allah 'ın elçiliğiyle görevlendirilmiştir. (Bu gece, daha sonra, "Allah tarafından bütün önemli hikmet meselelerinin karara bağlandı-ğı" [44:3-6] Kadir Gecesi olarak kutlanılmaya başlanmıştır). O, ilahi elçiyi ru'yetinde "en yüksek ufukta" görmüştür. Bu ani ruhsal infiIakı yaşarken, tamamen halden takatten kesilir; titreyerek ve terler dökerek eve gelir. Karısı kendisinin iyi bir insan olduğunu, şeytani bir ruh tarafından zaptedilmiş olamayacağını, mutlaka ilahi vahye mazhar olmuş olacağını söyleyerek onu teskin ve teselli eder. Hz Muhammed bir daha asla mağaraya geri dönmez; tarihi görevine başlamıştır artık. Bu islamiyetin din olarak başlangıcıydı; toplum ve devlet olarak İslam ise vahyin daha ileri bir döneminde başlayacaktı.

O'nun ilk daveti ailesine, kendi kabilesine ve yakın arkadaşlarına olmak üzere özeldi. Bu dine ilk girenler karısı Hatice ve amcaoğlu Ali olmuştur, Genelde takipçileri; aralarında Ebu Bekir gibi hali vakti yerinde tüccarlar da olsa , hakları ellerinden alınmış mazlum ve yoksul halk kitleleri ve Osman Bin Maz'un gibi uzun zaman dinsel arayış içinde bulunan kişilerdi.     

Fakat üyeleri Mekke Yüksek Şehir Meclisi'ne hakim olan tüccar asiller sınıfı ve bunların  etkisinde bulunanlar yeni öğretiyi/dini hemen reddettiler. Onlar bu öğretiyi iki ana menfaatlerine karşı bir tehlike olarak görüyorlardı: Puta tapma ve sosyo-ekonomik imtiyaz, Kur'an şunları emrediyordu:1) Mekke oligarşisinin dini ve ekonomik menfaatlarinin bulunduğu puta tapmayı (Kur’an'ın deyimiyle şirki,
başka şeyleri A1lah'a eş koşma’yı) terk etmek ve 2) Yoksullar için sosyal ve ekonomik adaletin sağlanması; Mekke oligarşisi bunu da, kendi kazandıkları ve istedikleri gibi harcayabileceklerini düşündükleri mal-mülkleri üzerinde adaletsiz bir vergi olarak algılıyordu.

İki yıl sonra, davet açıktan açığa yürütülmeye başlayınca, bu dline karşı güçlü bir muhalefet ortaya çıktı ve Müslümanlar bir çok zulümlere uğradılar, Mekke'nin ileri gelenleri, Ebu Talib'i ya yeğenini bu görevi bırakması ya da onu korumaktan vazgeçmesi konusunda iknaya çalıştılarsa da başarısız oldular, Hac mevsimindeArap kabile reisleri arasında Peygamber aleyhine bir propaganda başlattılar; fakat bu hareket sadece [Hz,) Muhammed'in adının ve risaletinin Arabistan'da daha yaygın olarak bilinmesine vesile oldu, Kur'an'da geçen bir çok ayetten de anlaşılıyor ki bir kurtarıcı (mesih) peygamber beklentisi içinde olan ve bu yeni dini kabul eden bazı Yahudi ve Hıristiyanlar da bulunmaktaydı. Hatta bunlar şiddetli muhalefet ve kan bağı esasına dayalı kabile toplumlarında felakete yol açabilecek aileler arası dini bölünmeler yüzünden Peygamber tereddüte düştüğünde bile onu vazifesine teşvik etmişlerdir.

Güçsüz taraftarlarına sistematik bır zulüm uygulanması sonucu [Hz) Muhammed onlara geçici bir süre için Habeşistan'a göç etmelerini öğütledi ve bazıları 615'te buraya göç ettiler. Bununla beraber bu arada İslamiyet, bünyesine güçlü ve etkili isimler de alıyordu, bunların en önemlisi daha sonra İslamiyetin ikinci halifesi olacak olan Ömer bın Hattab idi. Bu olaylar karşısında paniğe kapılan Şehir Yüksek Meclisi, Peygamber'in kabilesi olan Beni Haşim'e boykot uygulamaya karar verdi.
Her ne kadar büyük ızdıraba sebep olmuşsa da , bu dışlama asla tam manası ile başarılı olamamış, Beni Haşim'e akraba olan diğer kabileler yiyecek ve diğer yardımlarını esirgememişlerdir. Üç yıl sonra boykot gücünü yitirip kırılmıştır.

Mekkeliler, [Hz) Muhammed'i susturamayacaklarını ve ortaya çıkan hareketi yok edemeyeceklerini anladıklarında uzlaşmayı önerdiler. Aşağı sınıflara mensup taraftarlarından ayrılırsa onun dinine katılacaklardı. Çünkü, özellikle diğer Arap kabile liderleri Peygamberi ziyaret ettiğinde bu tür insanlarla birlikte Peygamber'in yanında [eşit bir şekilde bulunmaları Mekkeliler açısından yakışık almayacaktı. Fakat Kur'an, Elçiyi şöyle uyardı.

Yalnızca O'nun rızasını kazanma arzusuyla sabah akşam Rablerine dua ve ibadet edenleri terketme; olur da onları bir tarafa atarsan zalimlerden olursun (6:53; 18:28),

Mekkeliler uzlaşma önerilerini sunmadan önce, belli başlı  bazı akidelerde Peygamber ile müzakere yapmak istediler. Eğer Hz. Muhammed onların tanrılarını insan ve tanrı arasında aracı olarak kabul ederse ve belki de tekrar dirilme fikrini kaldırabilirse, onlar da Müslüman olabileceklerdi. Tekrar diriliş konusunda uzlaşma olamazdı. Aracı tanrılar konusunda ise İslami gelenek şunları söylüyor: Habeşistan'a göç zamanında, oluşum halindeki Müslüman toplum büyük sıkıntılar içinde iken Peygamber bir kez bu tanrılar lehi-ne konuşmuş, 53 .sureden uzlaşmaya [tavize) işaret eden bazı ayetler zikretmiştir. Fakat bunlar çok kısa bir süre sonra feshedilmiş; şeytani ayetler olarak şiddetle tenkit edilmiş ve şu an .Kur'an'da bulunan ayetler onların yerini almıştır

Bir çok günümüz Müslümanı (Hz! Muhammed'in bu tür sözler sarfettiği rivayetini reddeder: fakat Kur'an'ın ışığında olaya bakacak olursak bu pekala mümkün de olabilir. Çünkü Kur'an'ın standart doktrini -peygamber de dahil- hiçbir insanın şeytanın iğvasından ve hücumundan korunmuş (muaf) olmadığı, fakat Allah'ın iyi kulları söz konusu olduğunda. doğru ve gerçeğin sonunda galip gelecegi ve şeytanın iğva ve a1datmacalannın boşa çıkarılacağı şeklindedir, Diğer bir husus olarak, onların, Peygamber'den Kur'an'da değişiklik yapması isteklerine karşı Kur'ani cevap şu olmuştur: (Ey Muhammed de ki:Onu kendi kendime değiştirmek benim haddim değildir;ben sadece bana vahyedilene uyuyorum.Eğer Rabbime itaat etmezsem müthiş bir günün azabından korkarım De ki, eğer Allah dileseydi onu size okumazdım… Bundan önceki bütün hayatımı sizin aranızda geçirdiğimi düşünmez misiniz? )(10: 15-16).

619'da hem Hatice hem Ebu Talib vefat ettiğinde Peygamber, fiziksel hayatını idame ettirmesi için gerekli tüm dünyevi dayanağı kaybetmişti. Şimdiki Suudi Arabistan'ın yaz başkenti olan komşu Taifi davasına destek aramak için ziyaret etti. Orada ona kötü dav-ranılmakla kalınmadı, taşlandı da. Taif dönüşünde Peygamber'in dudaklarında şu dokunaklı (içli) tazarru vardı:

Ey Allah'ım, biçareliğimi, darlığımı ve başka insanlara karşı değersiz oluşumu sana  şikayet ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi, darda kalmışların, biçarelerin Efendisi mademki Sensin ve Sen benim Rabbimsin. Beni böyle kimlerin eline bırakıyorsun?

Mekkeye dönüşünde Hz. Muhammed hac için şehre gelen Arap kabilelerini ziyaret etti ve İslam'a davet için reisIeriyle görüştü. Bazıları ölümünden sonra kendileri lider olmak kaydıyla onun cemaatına katılmayı kabul ettilerse de, Hz. Muhammed bu teklifi reddetti. Bu görüşmeler sırasında Mekke'nin 250 mil kuzeyinde bir vaha olan Yesrib'den (daha sonra Hz. Muhammed oraya yerleştiğinde Medine adını almıştır) bir grup hacı ile de görüştü. Bütün taraflar için bir felaket olan kan davalarından bıkan ve meselelerini çözecek birini arayan bu Medine'li kişiler Hz Muhammed'i kendileriyle yaşamaya davet ettiler. Ondan sonra gelen iki hac mevsimi boyunca süren bir durum ve şart değerlendirmesinden sonra Akabe Antlaşması ortaya çıktı. Mekke'den Medine'ye göç 622 yılının yazında gerçekleşti. Peygamber'in kendisi Eylül 24'de oraya vardı. Hicret olarak bilinen bu tarihi göç İslami takvimin başlangıcı ve İslam toplumunun kuruluşuna işaret eder.(1)     

İlk iş bir cami; İslami hayatın merkezi olan bir ibadet mahalli inşa etmek olmuştu. Medine'ye varışından sonra çok kısa bir süre içinde Peygamber, yeni gelenler ve oranın yerlileri arasında kardeşlik bağları kurdu. Bu topluluklar muharicirun (hicret edenler) ve ensar  (yardım edenler) olarak adlandınldı. Yıllarca Medine'ye bireysel ya da küçük gruplar halinde göçler devam ederken ve ara sıra da bir Müslüman, Mekke'ye bir mürted olarak geri dönmüş olsa da, Medine artık bir Müslüman şehir, Peygamber şehri olmuştur.

Fakat şimdi de ortaya ciddi bir siyasi sorun çıkmıştır. Çünkü şu an Medine'de ikamet ediyor olsalar da Peygamber ve Mekkeli taraftarları Kureyş kabile kanunlarına göre firari ve vatan haini sayıldıkları için öldürülmeleri gerekiyordu. Bizzat Medine kendi içinde bö-lünmüştü. Medine'de Evs ve Hazreç gibi aralarında savaş olan iki kabilenin yanısıra üç tane de Yahudi kabilesi bulunuyordu. Bunlar da en küçükleri Beni Kaynuka olmak üzere Beni Kureyza ve Beni Nadir kabileleri idi.

Etnik açıdan saf ve dini bakımdan da ortodoks olan bu Yahudi kabileleri, Yahudilerin dünyaya dağılmalarından (diaspora/büyük sürgün) sonra Arabistan'a gelmişler ve kültürel olarak Araplaşmışlardı. Bir çoğu Medine civarında kalelerde yaşıyor ve ticaretle uğ-raşıyorlardı. Arap nüfus ise ziraatle geçiniyordu. Yahudiler bölünmüş olmasına ve savaşan iki Arap kabilesi arasındaki problemlerde taraf tutmalarına rağmen ayrı bir cemaat/topluluk oluşturuyorlardı.

Araplara gelince; çoğunluğu Hz Muhammed'in şehre gelişiyle veya ondan kısa bir süre sonra Müslüman oldular. Yine de, aralarında Kur'an'ın Münafık olarak adlandırdığı bir grup vardı. Bu münafıklar, neredeyse Medine lideri olmayı başaracak olan Beni Hazreç kabilesinden, oldukça becerikli ve zeki bir adam olan Abdullah İbn Übey'in adamları idi. Muhammed (sav) geldiğinde İbn Übey İslam'ı kabul eder görünmesine rağmen, içten içe de İslamiyet'i baltalamak için planlar yapıyordu. Böylece münafıklar Mekke'li putperestler ve Yahudilerle gizli bir ortaklık içinde olup, Müslümanlara karşı sürekli olarak entrikalar kurmakta olan bir tür beşinci-kol idiler. Tehlikeli oyunlarının tamamen farkında olmasına rağmen, Peygamber'in onu tam olarak "münafık" sıfatı ile yakalayamamış olması da İbn Übey'in kendini gizlemedeki başarısına bağlanabilir.

Medine'ye yerleşmesinden sonraki bir kaç ay içinde peygamber, Medine Sözleşmesi denilen belgeyi hazırlayıp ilan etti. (Batılı bilim adamları bu belgeyi Medine Anayasası olarak adlandırmışlardır). Bu Vesika şehirde ikamet eden bütün toplulukların haklarını ve sorumluluklarını bildirmiştir. Peygamber, gruplar ve kabileler arası problemlerin çözüme ulaşmasında hakem olarak kabul edilmiştir. Yahudilere dini ve kültürel özerklik verilmiş ve "Müslümanlar ile beraber bir cemaat" (Community along with muslims) olarak tanınmıştır, En önemlisi, dışarıdan gelecek bir saldırıya karşı bütün gruplar Medine'yi koruyacaklardı. Fakat bu. maddeye rağmen, hicretten az bir müddet sonra bir grup Mekke'li, Müslümanlara saldırmak için Medine yakınlarına geldiklerinde münafıklar onları sempati ile karşılamış ve misafirperver davranmışlardır.

    
Şunu unutmamak gerekir ki, Hz. Muhammed, Mekke'den ayrıldıktan beri, siyasetinin asıl amacı şehri islam, adına fethetmekti, Çünkü ticari ve politik üstünlüğünün yanısıra şehir, Arapların dini merkezi durumunda idi. Hicretin ilk yılı içinde Mekke'de bulunan Kabe Kur'an tarafından islami haccın merkezi olarak ilan edilmiş; altı ay kadar sonra da kıble -Kudüs yerine- Kabe'ye çevrilmiştir, Hz. Muhammed, Suriye yolundaki (Medine de bu rotada yer alıyordu) Mekkeli ticaret kervanlarına saldırıp hücumları ile onları yoruyordu. Bu saldırıların amacı sadece ganimet toplamak değil, fakat en önemlisi Mekke'yi ekonomik olarak tecrit edip islam karşısında dize getirmekti.

Müslümanların Medine'ye yerleşiminin başından beri Mekkeliler ve Müslümanlar birbirlerine karşı aktif bir biçimde düşmanca yaklaşımlar içinde idiler. Mekkeliler öç alma duyguları ile kıvranıyor ve İslamiyet'i yok etmek istiyorlardı. Müslümanlar ise Mekke'yi ekonomik açıdan sarsmaya çalışıyorlardı, Bu nokta bilhassa önemlidir, çünkü bir çok tarihçi, özellikle bazı modem batılı tarihçiler, hlcretle birlikte Mekkelilerle Müslümanlar arasındaki kavganın sona erdiğini; fakat Mekkeli kervanları saldırıları ile rahatsız edenin Peygamber olduğunu belirtirler. Bilakis en eski tarihi kaynaklar (Kur'an da dahil olmak üzere) Mekkelilerin Müslümanların Medine'ye yerleşmesinden sonra bile onları aktif bir şekilde takip ettiklerini gösterir,

İlk önemli savaş ikinci Hicri yılda (Mart 624) Müslümanların, Ümeyye oğullarından Ebu Süfyan (oğlu Muaviye daha sonra Emevi hanedanını kurmuştur) liderliğinde Suriye'den gelmekte olan, oldukça büyük ve zengin bir Mekke kervanının yolunu kesmeyi plan-ladıkları Medinenin bir kaç mil güneybatısındaki Bedir Ovası'nda olmuştur, KureyşliIer kervanlarını Mekke'den dokuz yüz ek savaşçı ile takviye etmişlerdi. Müslümanlar sadece 312 kişi olup, Kureyş ile kıyaslandığında da eksik donanımlı idiler. Fakat aralarında Kureyş'in en önemli olan 70 kişiyi öldürüp bir çok esir alarak Müslümanlar kesin bir zafer kazanmışlardır. Bazı esirler fidye karşılığında okuma yazma bilen esirler ise Müslümanlara okuma yazma öğretmeleri şartı ile serbest bırakılmıştır, Bu beklenmedik başarı Allah'ın rahmetinin ve İslam'ın doğru bir din olmasının bariz bir işareti sayılmıştır.

Bir sonraki yıl, Kureyş'liler daha da iyi hazırlanmış olarak öç almak üzere döndüler, (Silah ticareti yaparak zengin olan Medineli Yahudi şair Ka'b İbn el-Eşref, Mekkelileri öç almak için teşvik eden bir şiir yazmış, Mekke'ye gidip, Arap savaş şairlerinin geleneğine uygun bir şekilde şiirini okumuştur. Sonraları Peygamber'in emri ile öldürülmüştür) Mekkeliler ile şehir içinde savaşmayı düşünen Peygamber, çevresindekilerin ısrarlarına uyup, Medine dışındaki Uhud Dağları yakınında savaşmaya karar vermiştir.

Tepede mevzilenmiş olan Müslüman okçular Mekkelilerin yenilgiye uğramak üzere olduklarını gördüklerinde yerlerini bırakıp ganimeti paylaşmaya koştular. Böylece mevzileri bozulan Müslümanlar Mekkelilerin saldırısına maruz kalarak bozguna uğrayıp dağıldılar. Peygamber'in savaşta öldüğüne dair yalan bir haber yayıldı. Aslında iki ön dişini kaybetmişti. Mekkeliler zafer peşine düşmeyip, Mekke'ye geri döndüler. Kur'an Müslümanları acelelerinden ötürü kınamakta, fakat şu sözlerle de teselli etmektedir:

Muhammed bir Elçi'den başkası değildir; ondan önce de bir çok elçi gelip geçmiştir. Olur ya, O ölürse ya da {bir savaşta} katledilirse. topuklarınız üzerinde geri dönüp gidecek misiniz? (3: 144).

İki yıl sonra (Hicri 5./627) Ebu Süfyan, Mekkeli altı yüz süvari, bedevi savaşçılar ve Hayber Yahudilerinin oluşturduğu on bin asker ile son bir kez daha Medine'ye saldırdı. Selman adlı İran'lı Müslümanın tavsiyesine uyan Peygamber. Medine dışında hendekler kazdırarak, süvarinin ilerlemesini önledi. İstilacılar şehri kuşattılar, Kısmen Peygamber'in üstün zekası, kısmen de kötü hava yüzünden bedeviler para ve ganimet azlığı sıkıntısına düşüp sabırsızlanmaya başlayınca kuşatma kaldırılmak zorunda kalındı. Bu da Mekkeliler ile Müslümanlar arasında son silahlı çatışma idi.

Bedeviler, münafıklar ve Yahudilerin bu savaşlar süresince sergiledikleri davranışları da bir yorum gerektirmektedir . Ne zaman Müslümanlar bir savaş kazansa, bedeviler barış anlaşmaları yapıp karşılıklı yardımlaşmaya girdiler. Fakat ne zaman savaşta Peygamber'in talihi tersine dönse, bu anlaşmaları bozdular. Kur'an bu tavırlar ile ilgili çok sert tenkitler getirmiştir.

 Bedeviler küfür ve ikiyüzlülükte en fazIa ısrar edenler ve Allah'ın sınırlannı ihlale en fazIa müsait olanlardır. (9:97)

Bedeviler, "biz iman ettik" derler: [Ey Muhammed] onlara de ki, "siz iman etmediniz;" onun için deyin ki, "biz sadece [görünüşte] teslim olduk." (49:14 )

İbn Ubey'in hicretten sonra, dokuzuncu yılda (631) ölümü ile münafıklar ortadan kayboldular. Yahudilerin ise, daha önce belirtildiği gibi, Mekkelilerle bağlantıları vardı ve münafıklarla ilişkileri son derece güçlü idi. Kur'an sık sık onları anlaşmaları bozmakla suçlar:

Ne zaman bir anlaşma yaptılarsa. aralanndan bazıları o  anlaşmayı tek taraflı olarak bir tarafa atmadılar mı? (2: 100).

Aslında bu; Yahudilere karşı standart bir suçlamadır. Şunu belirtmemiz gerekir ki, Peygamber yukarıda bahsi geçen her bir savaştan sonra Yahudi kabilelerinden birine sırtını dönmüş ve onu sadakatsizlikle suçlamıştır. Bedir savaşından sonra, Beni Kaynuka suç-lanmış ve taşınabilir mallarını yanlarında götürmeleri izniyle sürgün edilmiştir. İbn ,Übey'in aracılığı olmasa idi daha da sert bir tedbirle karşılaşmaları muhtemeldi. Uhud savaşından sonra Beni Nadr aynı 'tavırla karşılaştı. Hayber ve Medine Yahudilerinin bilfiil Mekkeliler safında yer aldıkları Hendek Savaşından sonra da, geride kalan son kabile olan Beni Kureyza'ya takınılacak tavır konusunda Müslümanlar arasında ihtilaflar ve. farklı fikirler ortaya çıktı. Tövbe etmeyen güçlü kuvvetli erkek yetişkinler, iki tarafın da hakem kabul ettiği Sad İbn Muaz'ın kararına göre öldürüldü.

Sonraki yıl (628) Peygamber Kabe'ye hacc etmeye niyeti olduğunu beyan etti. Mekkelilerin büyük çoğunluğu buna karşı çıktı ve Müslümanları Hudeybiye'de durdurmak üzere silahlandılar. Müslümanlar savaş yerine, Haccı bir yıllığına ertelemeyi Öngören bir anlaşma imzaladılar. Anlaşmada Mekkeli mürtedlerin iadesi koşulu gibi başka önemli şartlar da vardı. Mağrur Mekkelilerin Müslümanlarla eşit şartlar altında anlaşma müzakerelerine katılmayı kabul etmesi bakımından bu anlaşma İslam açısından köklü bir zaferdir. Çağdaş batılı tarihçiler bunun Muhammed'in diplomasisinin önemli bir çizgisi olduğuna işaret ederler. Hicri yedinci yılda Hayber fethedildi; fakat Yahudilerin, ürünlerinin yarısını vermeleri şartı ile kalmalarına  izin verildi.

Hicri 8.yılda (630) Mekke Müslümanların eline geçti. Böy1ece peygamberin medinedeki siyasetinin ana amacı gerçekleşmiş oldu. Mekkeliler Müslümanlarla karşılıklı yardımlaşma anlaşması olan bir kabile ile savaşıyorlardı. Müslüman ordusu Mekke dışlarına vardığında şehir kan dökülmeksizin teslim oldu. Hz. Muhammed şehre başı alçak gönüllü bir şekilde eğilmiş vaziyette ve dua ile girdi. Genel af ilan edildi. Mekkeliler İslamı kabul ettiler ve Kabe'deki putlar söküldü. Arabistan'ın her tarafından kabile elçileri gelerek islam'ı kabul ettiler. Hicri onuncu yılda (632) Peygamber son hac zlyeretinde bulundu. Burada o, tarihte meşhur dokunaklı hutbesini okudu. Hutbe, Müslümanların kardeşliğini, ırk ve renk farkı olmaksızın insanlığın eşitliğini ("Hepiniz Adem'in çocuklarısınız ve Adem de topraktandı") vurguluyor, kabilesel kan bağı yerine inanç bağını getiriyordu. Bu hutbe Peygamber'in ahlaki, sosyo-ekonomik ve dini ıslahatlarının bir özeti idi. Medine'ye dönüşünde hastalandı ve hicri 10. yılda da ahirete intikal etti.

Peygamber Hakkında Bazı Tarihsel Algılamalar

Karakterinin griftliği yüzünden Hz. Muhammed, Batılı yazarlar tarafından oldukça yanlış anlaşılmış ve kötülenmiştir. Ancak son zamanlarda karakteri ve hayatı ile ilgili daha olumlu bir yaklaşımın geliştiğini görmekteyiz. Diğer taraftan İslam geleneği, onun kişiliğini ve hayatı, başta Hıristiyanlık olmak üzere bir çok kaynaktan alıntılarla mitleştirme eğilimi göstermiştir. Böylece mesela Kur'an, Peygamber'in Kur'anla şereflenmesi dışında hiçbir mucize göstermediğini söylerken (11: 13, 2:23, 6:33-35, 17:59) ,İslam geleneği sanki diğer dini geleneklerle yarışır şekilde ona sayısız mucizeler atfetmiştir.

Kur'an'ın bazı ayetleri (17:1, 53:5-18, 81:19-24) Peygamber'in benliğinin genişleyip topyekün gerçeklikle birleştiği bır seri ruhani deneyiminden bahseder. İslam geleneği, bütün bunları önemli bir deneyimde, Peygamber'in ğöğe yükselmesi tecrübesinde birleştir-miştir ki: büyük ihtimalle bu, İsa'nın göğe yükselişine olan Hıristliyan inancı ile rekabetten dolayıdır. İslam geleneği ayrıca, Peygamber'in ümmiliğinde ısrar eder: böylece vahyin saflığını ve özel oluşunu kuvvetlendirmeyi amaçlar. Onun okuma-yazma bildiğini isbatlayacak ya da bunu çürütebilecek dolaysız bir delil mevcut olmasa da bir tüccar olması ve ilk eşinin işlerini yürütmesi bize onun okur-ya zar olduğuna dair dolaylı da olsa bir delil vermektedir. Kesin olan  şudur ki, Yahudi ve Hıristiyanların kutsal kitapları ile doğrudan bir tanışıklığı olmamıştır.


Miras aldıkları önyargılardan başka, Batılıların Peygamber'i anlamadaki zorlukları onun Mekkeli ve Medineli kariyerini  iki ayrı esasında tamamen bağlantısız- dönem olarak görmelerinden kaynaklanmaktadır. Mekke döneminde o, batılı yazarlara göre gerçek anlamda ilham alan bir şahsiyet; acı çeken ve ezilen -bir peygamber olarak görünmektedir. Bu durumla o İsa'nın Hıristiyan imajını çağrıştırmaktadır.Fakat Medine'de o, savaş yapar, kanun koyar, yargılar ve yönetir, Aynı zamanda, bir çok hanımla evlenerek Batılıların gözünde sıradan bir insan konumuna gelir. Bu ikili şema, sadece Mekke ve Medine'de aynı içtenlik ve güçle Peygamber'e vahyedilen Kur'an tarafından tekzip edilmekle kalmayıp, Peygamber'in kendisinin ruhsal geçmişine yakından bir göz atmakla da çürütülebilir;

Mekke'de, vahiy/ ilham alan ve hisli bir kişilik olmakla birlikte, aynı zamanda o, öğretisini yaymak için durmaksızın yollar ve vasıtalar arayan bir realistti, Onun serinkanlı, kontrollü, devlet adamına yakışır tavırları, MedinelilerIe; müzakerelerini yürütmesinde ve hicretle ilgili Akabe Anlaşmasını tamamlamasında çarpıcı bir şekilde ortaya çıkar, Medine'de toplum ve devlet işleri zamanının çoğunu almasına rağmen o, hiçbir zaman bir yönetici, bir general, bir kanun-koyucu oldıığunu iddia etmemiştir; o aynen Mekke'deki gibi sadece Allah'ın elçisiydi. Kur'ani vahyin yoğunluğu açısından baktığımızda da, Hz, Muhammed'in karakterinde bir değişiklik olduğuna dair hiç bir kanıt bulamayız. Medine'de inen bir ayet şöyle buyuruyor:

Eğer biz bu Kur'an'ı bir dağa indirseydik, onun, Allah korkusundan paramparça olduğunu görürdünüz, (59:21)

Evliliklerine gelince, kadınlardan hoşlandığı gerçeğini inkar edemesek de yakışıksız bir durumun hiç bir kanıtı yoktur . Ne de cinsel nedenler evliliklerinin önemli bir yönünü oluşturur, Evlendiği tek bakire Aişe idi. Evlilikerinin çokluğu toplumu genelde ,karakterize eden konularla ilgili idi; savaşta dul kalan ve ekonomik korunma ihtiyacı hissedenlerin çokluğu, kabileler arası dost1uklar kurma aracı olarak evlilik vb.

Tebliğ/Mesaj

İslam öğretisi esas itibariyle,Müslümanlar için mutlak manada Allah’ın kelamı olan,Kur’an’da kendini gösterir.Kur’ani vahiy 3 ana tema ile başlar:Tek-tanrıcılık,sosyo-ekonomik adalet ve Ahiret Günü(İnsanın nihai hesaba çekilişi).

 Önem sıralamasında ilk sırayı alan tek, her şeye kadir, merhametli ve gayeli (hakim; yapıp-etmeleri bir maksada, hikmete matuf olan) bir tanrıya inanmaktır, Sadece Allah bakidir ve O'nun tüm sıfatları da (güç, irade, rahmet, ilim) varlığı gibi bakidir, Kainatın yaratılması O'nun baştan beri var olan rahmeti şefkati sayesindedir, Hiçliğin saf boşluğu yerine bir varlık zenginliğinin mevcudiyetinin nedeni budur, O, mutlak sınırsızlığı sayesinde her şeyi kuşatır ve tanrılığında hiçbir ortağı olamaz, Kainatı bir kargaşa içinde değil (chaos) bir nizam içinde (cosmos) yaratmıştır. Doğada hiçbir boşluk, ayrılık ve kargaşa yoktur. Çünkü Allah, herşeyin öİçü ve davranış kanunlarını o şeylerin bünyesine yerleştirmiştir,

Allah'ın kanunlarını kabul etmek veya uymak islam demektir ki bu da, Allah'ın kanununa teslim olma anlamna gelir. Bundan dolayı, Kur'an'a göre tüm kainat müslimdir (islam kelimesinin faili; boyun eğen); yani kainat, bünyesine yerleştirilmiş Allah kanunlarına boyun eğmektedir, Doğanın, özgür iradesi ya da seçimi olamayacağından otomatik olarak müslimdir, Allah seçim şansı ve özgür iradesi olan, dünyada kendisinin halifesi temsilcisi olabilecek ve Allah'ın kanununa teslim olabilecek yani kendi seçimi ile Müslüman olacak, bir varlık yaratmak istemiştir, insan söz konusu olunca doğanın "mecburi" boyun eğişi (the "is" of nature) yerini. insanda "ahlaki bir tercihe" ("ought") ve tabiat kanunu yerini, ahlak kanununa bırakmıştır.

Ikinci önemli nokta olarak insana insanın tabiatı ve kaderine geleceğine (destiny) geliyoruz, Adem pişmiş balçıktan yaratılmıştır. Cismi yapısı tamamlandığında Allah, ona kendi ruhundan üf1e miştir, Allah, Kendisinin temsilcisi ha1ifesi olarak Adem'i yaratmak üzere iken melekler bu fikri pek beğenmediler ve Allah'a şöyle dediler: "Şimdi sen oraya [yani yeryüzüne] birini; orada kötülük yayacak ve kan akıtacak birini mi [halife olarak} göndereceksin; oysa biz Senin emirlerini yerine getiriyoruz ve Senin övgülerini mırıldanıyoruz" (2:30). Cevabında Allah bu ithamları reddetmedi; fakat şöyle buyurdu: "Sizin bilmediklerinizi bilirim Ben", Sonra melekleri ve Adem'i biraraya getirip, onlardan varlıkları şeyleri isimlendirmelerini istedi, Melekler bunu yapamazken, Adem bunda başarılı oldu; yani Adem yaratıcı bir ilim gücüne sahip olduğunu kanıtlamıştı, Bu yüzden (, bilerek ve gönüllü olarak, başka hiçbir varlığın yüklenemeyeceği ve kabul edemeyeceği ahlaki sorumluluğu yüklendi (33:72). Mamafih, Kur'an insanın büyük bir ezelden beri varolan bu ahlaki sorumluluk emanetini hala yerine getiremediğinden ısrarla müştekidir. Peki sorun nerededir?

Yukarıda, tek-tanrıcılık (tevhid], sosyo-ekonomik adalet ve Ahiret Gününe imanın Kur'ani mesajın ilk temaları olduğunu söyledik. Kur'an'a göre insanın en temel zayıflığı, basitliği (küçük şeylerle uğraşması), dar-kafalılığı ve kalbinin küçüklüğünde yatar:
İnsan doğası gereği istikrarsızdır: Kendisine bir kötülük dokundu mu ne yapacağını şaşırır, fakat önüne güzel şeyler çıktımı da onların başkalarına da ulaşmasını engeller (70: 19-21).

İnsanın bu sınırlılığı ve darlığı bütün sorunlarının temelini oluşturur. Çok-tanncılığı onun tek olan evrensel Tanrıya ulaşmasını önler ve bakışını (vizyonunu) küçük hedeflerle sınırlandırır. Bencilliği; fedakarlık, ve gerçek iyilikle  başkalarına yaklaşmasını önler.

[Ey Muhammed] de ki hani ola ki, Rabbimin rahmet hazinelerinin hepsine sahip olsaydınız, yine de onları harcama korkusuyla, üzerlerine otururdunuz (17:100).

Bunun çözümü ise bu şeytani basitlik halinden yükselip "sahip olduklarının en iyilerini" fakirlere yardımda cömertçe harcamasıdır.

Kur'an doğru ve yanlışı birbirinden ayırabilen keskin bir ahlaki idrake sahip bir insan oluşturmayı amaçlar. (Bu zihin hali, takva; "kendini ahlaki helaktan koruma", diye adlandırılır). Çünkü, insandaki en büyük sorun, küçüklüğü ve dar görüşlülüğü yüzünden, hüsnü kuruntularını nesnel hakikat yerine koyması ve yine kendisinin kısa-vadeli hedeflerini gerçek ahlaki iyilikle bir tutmasıdır. Onu amellerini/davranışlarını doğru bir şekilde değerlendirmekten alıkoyan işte bu kendini aldatma eğilimidir:

(Ey Muhammed) de ki  davranışları açısından en fazla zararda bulunanları  size söyleyeyim mi? Bu dünyanın değersiz meşguliyetleri içerisinde bütün çabaları kaybolup gitmiş, ama olağanüstü (değerde) şeyler yaptıklarını sananlar! (18: 103- 104).

Ahiret Gününe imanın Kur'ani öğretide merkezi konuma sahip olması bu yüzdendir. "Ameller tartıldığında" ve gerçek değerleri beIirlendiğinde dar bir bakış açısı (myopic vision) ile hareket edip, günlük ya da anlık yaşayanların amelleri, ahireti düşünerek yaşayanların amellerinden ayrılmak zorunda kalınacaktır.

Böylece Kuran yeryüzünde sağlam ve gerçek bir ahlaki temele dayalı_bir sosyal düzenin kurulmasını öngörmektedir.Böyle bir yapılanmada ırk, dil; renk, bölge farklılıklarını geçerli bir temel olarak kabul etmez ve şüphesiz tüm insan ırkının aynı kôkten geldiğini ilan eder. İnsanın kıymeti hususunda gerçek muteber ilke fazilettir. Bu amaçla Kur'an, üyeleri bu çeşit bir faziletle donanmış olmaları istenen bir Müslüman toplumu ve kardeşliği kurmuştur. Bu toplumun gôrevi bir "orta ümmet" olmak –yani ifrat ve tefritten kaçınmak- ve hepsinin ötesinde, "yeryüzünü düzeltmek ve oradan -ahlaki, toplumsal, siyasi ve ekonomik- bozulmayı kaldırmak" için "iyiliği emredip kötülüğü menetmek"tir. Böylece İslamiyet'te özel hayat ve toplum hayatı arasında; kişisel din ve kollektif siyasi veya sosyaI kurumlar arasında bir ayn1ma ve bölünme kabul edilmemiştir. Nasıl ki bir kişisel İslami inanç varsa, aynı şekilde bir İslami devlet ve İslam hukuku da vardır.

Bu görev İslam toplumunun omuzlarına yüklenirken, Kur'an bu topluma otomatik olarak her zaman Allah'ın sevgili kullan olacaklarına dair bir garanti de vermez. Aksine, Kur'an Müslümanlara açıkça şunu söyler:

Eğer bu (tebliği] gözardı ederseniz, Allah sizin yerinize, (ama] sizin gibi olmayacak, başka bir topluluk getirir (47:28,9:39).

Kur'an, bundan dolayı bütün toplumların Allah'ın gerçeği ve rehberliği üzerindeki her türlü "tek sahiplilik" iddialarını, (bilhassa Yahudilerin sahip olduğu] seçilmişlik inancı da dahil olmak Üzere, kesinlikle reddeder. Allah'ın rehberliğievrenseldir. Hiçbir ulusu. hiçbir insanı elçileri ile gönderdiği rehberlik dışında bırakmamıştır. Dahası, daveti "kendi dillerinde" ileten özel elçi gelmiş olsa da mesaj 'yine de evrenseldir ve tüm insanlarca inanılması gerekmektedir. Bu yüzdendir ki Kur'an Müslümanlann tüm peygamberlere inanmasını istemekte ve Hz. Muhammed'e Kur'an'da şöyle dedirtilmektedir: "De ki. Allah'ın indirdiği bütün kitaplara inanırım" (42:15). Yine bundan dolayıdır ki, Peygamberlik bölünmez bir görevdir ve Kur'an ısrarla farklı dinler arasındaki bölünmeyi zemmeder: "Her topluluk [yani dini cemaat] bizzat kendisinin. sahip olduğu şeyden hoşnutluk içindedir" ( 23:53; 30:32). Esasen bütün elçiler insanları tek bir Allah'a ve sadece ve sadece ona itaat etmeye çağırır. Bununla birlikte dini bilinçte bir evrim olmuştur; bu yüzden daha sonraki bir toplumun Kitabının standartları, geçmişteki bir kavmi yargılamakta kullanılamaz .•
Ahiret Gününün (Son Yargılamanın) yanısıra Kur'an, Tarihin Yargılaması fikrini de geliştirmiştir. Son yargı, .tek tek bireylerin davranışları ya da yapıp-etmeleri ile ilgili iken; Tarıhsel Yargı, mil!etlerin, halkların ve toplumlarm herbirinin kollektif davranışlarına göre verilecektir. Kur'an öncelikle Arapların -özellikle de Mekkelilerin- toplum olarak tavırlarını değiştirmeyi hedeflediği için, başlangıçtan itibaren kötü amellerde ısrar etme ve peygamberlerinin davetine kulak vermeme yüzünden feci akıbetleri ile karşılaşan önceki kavimler ve toplumların hikayelerini anlatır. Kur'an'da peygamberlerle ılgili kıssalarda da Eski Arabistan'dan iki isim, Ad kavminin Hud'u ve Semud kavminin Salih'i Eski ve Yeni Ahitte adı geçen peygamberlere eklenmiştir. Bu iki kabile, diğerleri arasında Nuh, Lut ve Firavun'un. halkı ve onun ordusu ile birlikte sürekli olarak Allah'ın doğruyu hakim kılma ve kötüyü yok etmesine örnekler olarak gösterilir. Nuh selden, İbrahim ateşten, Musa Firavun'dan, Isa ise Yahudilerden kurtarılmıştır. (Kur'an İsa'nın çarmıha gerilmesi hikayesini reddeder:) _ bu tutum hakkın nihai başarıya ulaşması ve zaferi fikri ile Kur anı öğretiyidestekler; bundan dolayı, [Hz] Muhammed ve tebliği tüm imkansızlıklara rağmen başarılı olacaktır, çünkü bu Allah'ın planıdır.

Temelde Kur'an bir ahlaki rehberlik belgesi olsa da -ki Kur'an kendini insanlığın rehberi olarak adlandırır- o, aynı zamanda belirli ölçüde yasamayı da içermektedir. Bu yasamanın önemli bir bölumü namaz, Ramazan orucu, yetişkin, zengin ve sağlıklı olmak koşulu ile her Müslümana hayatında bir kez farz olan Hacc gibi ibadetlerin nasıl yapılacagı ile ilgilidir. Her Müslümanın bir yıl boyunca eline geçen mal-mülkten vermekle yükümlü olduğu zekat da bunlardan birisidir.

Kur'an'da aynca belirli cezai hükümler de vardır. Cinayete karşılık kısas kanunu (zarar gören tarafından affetme hakkı da ayrıca önemle belirtilmiştir), hırsızlıkta bir elin kesilmesi(kabile toplumunda hırsızlık sadece ekonomik değil, kişinin şerefine de yönelik bir suç olarak görülürdü,zina için yüz kırbaç ve zina iftirasında bulunanlar için seksen kırbaç gibi. Kur'an aynca, esasen Arapların mevcut kanunlarını tamamlayıcı bir nitelik taşıyan tafsilatlı miras kanunları da vaz eder.Bu hususda temel değişiklik miras hakkı olmayan kadınlara mirastan pay verilmesi olmuştur.Bir kadının payı,erkeğin payının yarısı olarak belirlenmiştir.Ayrıca yeni bir miras şekli olan”rahim payı”da söz konusu edilmiştir ki,böylece kadın tarafından akrabalarda mirastan pay alabilmektedir.Cahiliyye döneminde miras sadece baba tarafından akrabalarca talep edilebiliyordu.

Kur'an, toplumun yoksullar, yetimler,esirler ve kadınlar gibi daha zayıf kesimlerinin durumlarını kuvvetlendirip iyileştirmek için genel ve devamlı bir çabaya girişmiştir., Yoksullar ve sürekli parasal zorluk içinde (kronik borçlular gibi) olan 'kişiller için zekat gelirleri kullanılabilir hale getirilmiştir. Belirlenen tarihte ödenmeyen borçların ikiye katlandığı ve zamanla böyle katlanarak gittiği, sonuçta da borçlunun borcunu ödeme umudunun hiç kalmadığı murabaha (riba-tefeciIik) kurumu kaldırılmıştır. Tefecilik yapanlar Allah'ın ve Peygamber'in onlara savaş' açması ile' (2:'279). tehdit edilmişlerdir. Ekonomik açıdan daha güçlü olan kabilelerin boyunduruğu altında da bulunan daha zayıf kabileler derhal bu boyunduruktan kurtuldular. Kölelerin azad edilmesi sadece umumi bir şekilde özendirilmekle kalmamış, aynı zamanda köle sahipleri hususen köleleri ile öz-gürlük anlaşması yapıp Allah'ın verdiği zenginliği onlara harcamakla (24:33) da emrolunmuşlardır. Fakat, sosyo-ekonomik nedenler yüzünden kölelik tamamen yasaklanmamıştır. Tam tersine, ilk lslami fetihler sonucunda savaş esirlerinin oldukça artması ile durum daha da kötüye gitmiştir,.

Kadınlar konusunda ise Kur'an, şüphesiz ki çok ileri bir adım atmıştır. Yukarıda da değindiğimiz gibi kadına mirastan hisse hakkı tanınmıştı. Kadınları keyfi şekilde boşamak zemmedilmiştir, Kadınlara nazik ve cömert davranmak sürekli olarak vurgulanmıştır ve boşamada bile: Eşlnlze [hediye olarak] yığınla altın vermiş olsanız bile, onun hiç bir parçasını geri almayın-korkunç bir iftira ve açık bir günah olarak onu geri mi alacaksınız?" (4:20). Kadın ve erkeğin genelde eşitliği kabul edilmiştir: Kadınların [kocalanna karşı] hakları, onların kadınlara karşı haklarıyla orantılıdır (2:228); ancak, erkek bir derece dahai üstündür"; çünkü kuvveti sayesinde para kazanması ile Kur'an kadını maddi olarak erkeğin sorumluluğu altına vermiştir (4:38)."

Çok eşlilik konusuna gelince, Kur'an [sınırsız] eş sayısını dört ile sınırlamıştır. Bu konudaki herkese bilinen ayet dördüncü surenin üçüncü ayetidir. Öyle görünüyor ki, siyak ve sibakındandan (bağlamından) da an1aşılacağıgibi Kur'an'ın niyeti dört evliliğe kadar izni, Vesayet altında olan yetimler için vermektir. Çünkü (4:2) ve (4:12) de Kur'an vasileri, bu yetim kızların mallarını uygunsuzca harcamakla, erginliğe erdiklerinde mallarını onlara geri vermeye niyetsiz olmakla ve mallarını ele geçirmek için onlarla evlenmekle suçlamaktadır. Fakat bilmediğimiz sebeplerle çok eşli1ik izni bu çerçevenin dışına çıkarılıp umumileştirilmiştir. 4:3 şöyle diyor:

Eğer bu yetimler (kızlar} in mallan hususunda sahtekar durumuna düşmekten korkarsanız, onlardan biri, ikisi, üçü ya da dördü ile evlenebilirsiniz: ama eğer [eşler arasında} adil davranamamaktan endişe ederseniz, o zaman yalnızca bir tanesiyle evlenin.

Aynı surenin yüz yirmi dokuzuncu ayeti de açıkça belirtiliyor ki, "Ne kadar arzu ederseniz edin eşler arasında asla adaleti sağlayamazsınız. (4: 129). Bu sebeple, dört eşe kadar evlenme izninin kanunlaşması ne metinle, ne de Kur'an'ın ruhu ile uyuşur görünmektedir. Bu sebeple çoğu İslam ülkelerindeki günümüz ıslahatçıları ikinci evliliği muayyen hususi şartlara bağlayıcı -mesela, ilk eşin kısır ya da yatalak olması gibi- kanunlar yürürlüğe koymuşlardır. Tunus ise çok evliliği tamamen yasaklamıştır.

Kur'ani Metin

 Kur'an, Peygamber'e yirmi iki yıl boyunca (610-632) ara ara vahyedilen ayetlerden müteşekkil surelerden oluşur. Bu ayetler değişik uzunluklardaki sureler halinde düzenlenmiştir. Kesin olmamakla birlikte, Peygamber'in kendisinin hangi sureye hangi ayetlerin konulacağını buyurduğu söylenmektedir. Günümüz alimleri tarafından genelde Kur'an'ın tümünün kemiklere, yapraklara, değişik materyallere peygamberin sağlığında yazıldığı kabul edilir. Bununla birlikte, Kur'an'ın korunmasının ana yöntemi özellikle namazlar esnasında ve değişik durumlarda Kur'an'ın hafızadan okunması olmuştur. (Yazılı kaynaklan çok az olan Araplann hafızalarının müthiş gelişmişliği herkesçe bilinmektedir.)

İslami geleneğe göre ilk yazılı metin Peygamber'in ölümünden bir yıl ya da daha uzun bir süre sonra ilk halife olan Ebu Bekir tarafından hazırlanmıştır. Kur'an'ı tümüyle ezberleyen bir çok şahıs, Peygamber'in ölümünden sonra kabilevi egemenliklerine dönen kabilelere karşı yapılan savaşlarda hayatlarını kaybetmişlerdir. Bugün kabul edilen metin, altı kişilik bir komisyon kurup, metni yazdıran üçüncü halife Osman zamanında hazırlanmıştır. Bu komisyon, Ebu Bekir'in (yazdırdığı) toplattığı Kur'an'ı kullanmıştır. Kur'an tefsircileri tarafından farklı okumalar da rivayet edilmişse de. alimlerin ittifak ettiği gibi bunlar. ibadetle alakalı bir kaç küçük nokta hariç, Kur'an'ın anlamını bariz şekilde etkilemez.

Kur’an en uzunların başa, kısaların da sona konulması ile sıralanmış yüz on dört sureden oluşmaktadır. Genelde kronolojik sıra ise;tam tersidir;ilk inen/gelen sureler kısadır,özellikleri ise kısa kısa volkanik patlamalar gibi kesik kesik cümlelerden oluşmalarıdır.Fakat Kur’an kelami(Teolojil)fikirler ibadetlerle alakalı kurallar ve diğer kanunlar hakkında ayrıntılı açıklamalar vermeye başladığında uslüp daha da yumuşar ve akıcı bir hale gelir.Yine de baştan sona Kur’an dili çok güçlü asil ve huşu telkin eden bir nitewlik taşır.Bu sebeple Kur’an’ın tercümesi esas itibariyle mümkün değildir;hem Müslüman hem de gayri Müslüman alimlerin inanışına göre ne kadar ustaca ve özgün olursa olsun,Kur’an’ın çevirisi aslının anlam tonlarının,nüanslarını-ve elbette güzelliğini-heybet ve ihtişamını yakalayamaz.

Müslümanların kutsal kitabı,”açık bir arap dilinde”indirilmiş olan “Arab”(2)  bir Kur’an”dır.

Eğer biz Kur’an’ı Arap olmayan (bir Kur’an)yapsaydık, onlar (Peygamberin muhalifleri)şöyle derdi:O’nun ayetleri niçin  açık ve düzgün şekilde gözler önüne serilmemiş? (41:44;26:198)

Daha önce de söylendiği gibi Kur’an harikulade dili ve başka dillere çevrilemeyişiyle Peygamber’in tek “mucizeésidir.Bu sebeple sunni Müslümanlar,Arapça metin olmaksızın Kur’an çevirisinin basımının kesinlikle yasaklamışlardır.Dünyanın dört bir yanındaki Müslüman çocuklar,ana dilleri ne olursa olsun,Arapça anlasın ya da anlamsınlar,Kur’an okumayı öğrenmeye Aprap harfleri ile başlarlar.Daha sonra asıl  Arapça metin ile beraber basılmış bulunan kendi dillerindeki çevirisini okurlar.Yukarıda da bahsedildiği gibi    Kur’an-ın öncelikle ezberlenmesi ve tilavet edilmesi gayretine girişilmiştir. Müslümanlar , dört başı mamur bir Kur’an okuma ilmi geliştirmişlerdir.(tecvid). Cuma namazlarında ,evlilikte, ölümde, diğer kutlamalar yada özel olaylarda Kur’an bu ilmin kurallarına göre okunur. Bu okuyuş, dinleyici Arapçayı anlasın yada anlamasın son derece dokunaklı ve etkileyicidir. İslam uleması ilk zamanlardan itibaren müziği yasakladığından, Kur’an okuma sanatının yaratılması içinde birçok sebep oluşmuştur. Son zamanlarda Batıni bilginler bu sanatı ve dinleyicideki etkisini incelemektedirler. Kadın, erkek tüm Kur'an'ı ezbere bilenlerin sayısı büyük ihtimalle bir milyonun üzerindedir.

Uslübu ve bizzat Kur'an da geçen "benzerinin insan tarafından yaratılamayacağı" fikri üzerine, İslam tarihinin başlarında Kur'an'ın taklit edilemeyeceği inancı ortaya çıkmıştır. Tüm Müslüman düşünce ekolleri ve mezhepler tarafından kabul edilen bu inanç, Kur'an'ın dilinin,' uslübunun ve getirdiği fikirlerin mucizevi olduğunu ve insan eliyle benzerinin üretilemeyeceğini kabul eder. Ortaçağda ise, ilhamını kökü Aristo'ya dayanan Yunan belagat sanatından değil, Kur'an'dan alan bir güzel konuşma ve beliğ ifade sanatı (ilmu'l-belağa) gelişmiştir. (Aristo, Arapçaya 9.yüzyılda çevrilmiştir) On üçünçü yüzyıldan on dokuzuncu yüzyıla dek, bu belagat sanatı İslami araştırmalardaki diğer temel disiplinleri gölgelemiş, entellektüel ve )ilimsel alanlarda oıjinal çalışmaların ortaya çıkmasına engel olmuştur. Bu dönemdeki tefsirlerin çoğunluğu, belagat ve gramere ,erdikleri aşırı önemle karakterize edilebilir.

Mesela Mısır'lı Hafaci'nin (IS.yy,) tefsirinde Kur'an'ın başlangıç ayeti olan’Bismillahirrahmanirrahim - Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla" ayeti belagat ve dilbilgisi yönünden 100 sayfada incelenmiş, Kur'an dilinin dilbilimsel nüansları ve eşi bulunmaz mükemmelliği gözler önüne serilmiştir, .

Kur'an'ı Yorumlamak

Kur'an'a geniş kronolojik gelişimi içerisinde bakmadan mesajın tam ve etkili bir şekilde anlaşılmasına imkan yoktur. Elbette Kur'an'ı ayet ayet kronolojik olarak yeniden üretmek imkansızdır. Fakat bu geniş bir çerçeve içerisinde ve ana çizgileriyle mümkündür, Bunun için en faydalı yöntem, Kur'ani temaların [Kur'an'ın ana konu ve fikirlerini çıkış ve gelişimlerini tarihsel olarak takip etmek olacaktır. Bu yönteme Kur'an'ın bahsettiği konuların bilinen bir tarihi bağlam içinde ortaya çıkmış olması da yardımcı olmaktadır. Yukarıda gördüğümüz gibi Kur'an, başlangıcında Mekkedeki çok-tanrıcılığa ve sosyo-ekonomik dengesizliğe bir cevap, bir karşı koyuşur. Yani Kur'an salt nazari bir belge değil bu anlamda tarihsel bir metindir. O Peygamber'in mücadelesi sürecinde meydana çıkan somut sorun ve durumlara bir cevaptır, Bu salt teoloJik kısımlardan farklı olarak. Kur'an'ın sosyo-politik, ahlaki ve hukuki kısımlarında özellikle böyledir.

Vahyin büyük bölümü ile ilgili arka plan bilgisi Kur'an tefsirlerinde ve esbab-ı nüzul eserlerinde muhafaza edilmiştir, Bu kaynaklarla ilgili şüphesiz bazı problemler bulunmaktadır ve tutarsızlıkla da görülmektedir; fakat genel olarak, vahyin kendilerine •bir cevap olduğu sorunları ya da, en azından sorun türlerini anlamakta son derece faydalıdır. Bunlara ilaveten, Kur'an'ın kendisi de, kanuni ya da yarı-kanuni birtakım bildirimlerde bulunduğu zaman, bildirimle birlikte, çoğunlukla onun arkasındaki sebebi de verir. Bu bilgiyi kullanarak, Kur'an'ın mesaj ve amacını yeterince anlayabiliriz.

Tüm  bu kaynaklar korunmuş olmasına rağmen, . Kur'an'ın kronolojik ya da gelişimsel bir açıdan anlaşılmasında çok nadiren kullanılmıştır. Halbuki bu, bir bütün olarak Kur'an'ın ve gerçek hedeflerinin kavranılması için özellikle önemlidir. Modern Batılı İslamiyatçılar bu alanda önemli katkılarda bulunmuşlardır. Fakat Kuran üzerinde Batılılar'ın yaptığı incelemeler Kur'an'ın içeriği ve getirdiği mesajın anlaşılmasına hemen hiç katkıda bulunmamıştır. Tersine Batı kökenli araştırmalar salt,kronolojik bir düzen oluşturmak, ya daKur'an'a Yahudilik ve Hıristiyanlığın etkisini göstermek üzerinde yoğunlaşmıştır. Dahası Yahudi ve Hıristiyan bilginler bu amaca ulaşmak için birbirleri ile yarışmışlardır. Böylece ne Müslüman ne de gayr-ı müslim alimler gerçek manada Kur'an'ın temel dünya görüşünü yakalayamamıştır. Kronolojik olmayan bir sırada, ayet ayet tefsirlerYazmış olan Müslümanlar Kur'an'ı parçacı bir şekilde anlarken, gayri müslimler de Kur'an'a en iyisinden yüzeysel bir şekilde, en kötü haliyle de ön yargılı yaklaşmışlardır.

Kur'an tefsirleri, Peygamber'in ölümünden sonra sahabeler ile başlamıştır, İslam'ın ilk iki yüzyılı boyunca Kur'an'ın gerçek anlamda, yorumlanabilmesi için bazı belirli ilkeler konmuştur, Bu faaliyet Kur'an'ın kanun koyması ile bağlantılı olarak ta yürütülmüştür. Bu-nun için gerekli görülen düşünsel/fikri araçlar şunlardı:

1. İslam öncesi ve peygamber zamanının Arap dili ve edebiyatı (özellikle de şiiri) hakkında iyi bir bilgi. Çünkü böyle bir bilgi Kur'anda geçen deyimlerin [Kur'an dilinin:' the idiom of Qur'an] anlaşılması için gerekiyordu,
2. Esbab-ı Nüzul bilgisi.
3. Nasih ve mensuh ayetler hakkında bilgi. Yorumlardaki tutarsızlık Kur'an'da tezat gibi görünen şeylerden dolayı tutarsızlık sorunu ortaya çıkmıştır. Kur'an'ın, daha önceki bir duru ya da uygulamayı belirli noktalarda değiştirdiği veya ilga ettiği doğruysa da bunlar son derece az sayıdadır. Çelişki gibi görünen bazı hususlar ise söz konusu ayetin yorumunda kronolojik yaklaşım kullanılarak çözülebilir.
4. Genel uygulaması olan ve sınırlı durumlara uygulanabilen ayetler hakkında bilgi. Bu da vahyin inişi ile ilgili kaynaklardan (esbabı nüzul eserleri) elde edilebilir, fakat pek kullanılan bir metod değildir.

Kur'an'ın tefsirinde. genel ve esef verici hata, tefsirci ve fakihlerin Kur'an'ın belirli emir ve yasaklarını (do's and donts) son derece dikkate alıp, kutsal kitabın genel ahlaki ilkelerine oldukça az önem vermeleri ve bu ahlaki ilkeleri emirden ziyade öğüt olarak algılama-larındaki yaygın tercihten kaynaklanmıştır. Bu konuda bir çok örnek verilebilir, fakat bir örnek ne demek istediğimizi açıklayacaktır.

Çok eşlilik ve bununla ilgili şartlar daha önce tartışılmıştı. Tefsirciler, dört eşe kadar evlenme iznini lafzi olarak kabul edip, buna kanun gücü yüklerken, diğer bir ayette Kur'an'ın; bu eşler arasında adaletin sağlanmasını şart koştuğunu ve daha ilerde de bu adaletin sağlanmasının imkansızlığını açıkladığını görmezden gelirler. Sunnı tefsirlerin çoğu, bu ve diğer konularda Kur'ani öğretinin tahrif olup bozulmasına yol açmıştır. Modern tefsirlerde bu tip konulara daha fazla dikkat edilmiştir. Yine de günümüz İslam alimleri Kur'an'ın yorumu ve anlaşılmasında daha uygun bir yöntemi hala geliştirememişlerdir.

Yine de, bu tür tefsir yöntemi bazı eksiklikler taşıyor olsa da, Kur'an'ın genel ruhuna daha uygundur ve daha aklı başındadır. Diğer iki tefsir türünde durum daha farklıdır. Bunlardan biri simgesel, diğeri ise batıni tefsire başvurmaktadır. Birincisine örnek Mutezile ekolü ve felsefi tefsir ve şerhler iken; ikincisi Şiiler ve özellikle de bazı sufiler tarafından temsil edilmektedir.

Akılcı kelam ekolü Mutezile, tezleri ile uyuşmayan ayetleri simgesel, metaforik ya da lafzi olmayan (nonliteral) biçimde tefsire zorlayan belirli inançlar geliştirmiştir. Ana tezlerinden birisi şudur: Ahlaki davranışlar  alanında insan mutlak özgür iradeye sahiptir ve bu iradenin özgürce tatbiki önündeki bütün engeller Allah'tan değil, faktörlerden gelir.İnsanın mutlak özgür iradesine yapılan  bu vurgu Allahtan ziyade insanın kötülük ve iyiliğin kaynağı olduğu inancının mantıksal bir sonucudur. Şimdi, Kur'an kesin bir şekilde insanın irade ve seçme hürriyetini tasdik ederken; Allah'ın mutlak hüküm sahibi olduğunda ve hiçbir şeyin O'nun iradesi dışında gerçekleşemeyeceği hususunda da ısrarlıdır, Ne var ki Mutezile, bu ikinci fikre işaret eden tüm ayetleri metaforik ya da simgesel an1atımlar olarak yorumlar. [Öyle görünüyor ki,] Kur'an bunu çözülmesi gereken bir sorun olarak değil insanın devamlı beraber yaşamak zorunda olduğu bir gerilim olarak görür.

İslam'ın bu bağlamda çözmesi gereken başka bir sorun da, bazı aşırı Şii gruplar (özellikle İsmaililer) ve Sufi1erce oluşturulan batıni ve sembolik tefsirlerdir. Bu tür yorumlamada nesnel bir ölçüt ya da tefsir ilkesi yoktur, herşey subjektiftir. Herşey: herşey için sembol olarak kullanılır, Bu çeşit tefsirlerin en aşırı örnekleri Şii EI-Kummi (Hicri 3,asır sonları ya da 4. asır başları; Miladi 9. asır) ve mutasavvıf İbn Arabi'nin (Ö.H,638/M, 1240) çalışmaları arasında yer almaktadır.

Tefsirlerinde hiç bir temel ilke (anchoring point) tanımayan Batıni tefsirciler, sınırsız hayallerini kullanmakta kendilerini özgür hissetmişlerdir. Onları katıksız ve sorumsuz öznelciler olarak tenkid eden daha aklı başında dini düşünce ekollerinin baskısı altında ka-lan Batıniler, Kur'an ayetlerine harici ve nesnel olmak üzere iki anlam düzeyi atfetmeye başlamışlardır: dil, arka plan ve ayetlerin siyak ve sibakına dayanan dışsal ya da nesnel anlam (tefsir / exegesis) ve batıni anlam (te'v il/interpretation) ki bu, onu o tarzda anlayan kişi için geçerliyken başkalarına son derece tuhaf gelebilir. 16 ve 17, asır Sufilerinin tefsirlerinde şöyle ifadelere sıkça rastlanılabiliniyordu:
"Bu, ayetin tefsir manasıdır, te'vil manası ise ... "

Modern akılcı fikirlerin etkisi altında Batınilik: hem Şii hem Sufiler arasında büyük ölçüde zayıflamıştır. Fakat Sufiler içsel deneyime, dayalı bir hayat sürdüklerinden, bir tür batınilikten tamamen uzaklaşmaları zordur. Modern Sufinin elinde tasavvuf gittikçe daha fazla modem ruhiyat ve parapsikoloji araştırmalarına konu olmaktadır.
 
DİPNOTLAR:
* "The Message and the Messenger," Islam: The Religios and Political Life of a World Community, Marjorie Kelly, 29-54, New York: Praeger Publications, 1984.
1: İslâmî takvimin 354 günden oluşan ay devrine göre düzenlenmiş olması yüzünden İslâmî takvim ve Gregoryan takvim arasında tarih saptamaları sadece basit bir 622 yıl farkı değildir. The Message and the Messenger, "İslam: The Religios and Political Life of a World Community, Marjorie Kelly, 29-54, New York: Praeger Publications, 1984.
2: Arap lügatçileri, "arab" kelimesini "açık ve düzgün ifade" veya "etkili sözlü iletişim" olarak açıklarlar. Arab olmayanlara  el-'acem: yani "kendilerini açık ve düzgün şekilde ifade edemeyenler", denilirdi. "el- hayavan el- ucum ", " dilsiz, konuşamayan hayvanlar" demektir. (Çevirenin Notu)
 

 
Prof.Dr. Fazlur Rahman, İslâmi Yenilenme / Makaleler I, Çev.: Adil Çiftçi, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 2004.
http://medeniyetmektebi.org/mm/index.php?option=com_content&task=view&id=41132&Itemid=40

PROF. DR.H. MUSA BAĞCI WEB SİTESİ
 
Facebook beğen
 
Reklam
 
ANLAMLI SÖZLER
 
BUGÜNKÜ HANEFİ FAKİHLERİ, TIPKI İMAM EBU HANİFE TAKLİTÇİLERİNİN MUŞAHHAS OLAYLAR ÜZERİNE VERİLEN HÜKÜMLERİ EBEDİLEŞTİRDİKLERİ GİBİ, KENDİ MEZHEBİNİN RUHUNA AYKIRI OLARAK İMAM EBU HANİFE'NİN YORUMLARINI EBEDİLEŞTİRMİŞLERDİR. BU İTİBARLA, İÇTİHAT KAPISININ KAPANMIŞ OLMASI, KISMEN FIKIH KAVRAMININ BİLLURLAŞMIŞ OLMASINDAN, KISMEN DE EMEVİLERİN ÇÖKÜŞ DÖNEMİNDE BÜYÜK DÜŞÜNÜRLERİ PUTLAR HALİNE GETİREN ZİHNİ TEMBELLİK YÜZÜNDEN MEYDANA GELEN EFSANEDİR. EĞER DAHA SONRAKİ ALİMLER BU EFSANEYİ SAVUNMUŞLARSA BUGÜNÜN İSLAM DÜŞÜNCESİ, BU GÖNÜLLÜ TESLİMİYETE BOYUN EĞMEK ZORUNDA DEĞİLDİR. (M. İKBAL, İSLAMDA DİNİ DÜŞÜNCE, S. 238)

"ŞU HSUSUSU GERÇEKLEŞTİRMEK VE İNSANLARI ONA ÇAĞIRMAK İÇİN BÜTÜN GÜCÜMLE ÇALIŞTIM. BUNLARDAN BİRİSİ, DÜŞÜNCEYİ TAKLİT ZİNCİRİNDEN KURTARMAK; DİNİ, TEFRİKAYA DÜŞMEDEN, İLK MÜSLÜMANLARIN ANLADIKLARI ŞEKİLDE ANLAMAK VE ONU AKLIN AŞIRILIKLARINDAN KORUMAKTIR. (ABDUH, TEVHİD, S. 49)
ANLAMLI SÖZLER
 
ŞİMDİ İNSAF EDELİM, BU RUH HALİ İLE BİZİM İÇİN TERAKKİ İMKANI VAR MIDIR? BİZ BU CEHALET VE TAKLİT KÖTÜLÜĞÜYLE ŞİMDİKİ MEDENİYETİN ŞİDDETLİ CEREYANLARINA KARŞI DİNİMİZİ, MİLLETİMİZİ NASIL MUHAFAZA EDEBİLİRİZ? MİLLET BU BATIL AN'ANELERDEN KURTARILMADIKÇA, İSLAM'IN ASLİ HAKİKATLERİ BÜTÜN SAFİYETİYLE AÇIĞA ÇIKARILMADIKÇA BEN BUNUN İMKANINI GÖREMİYORUM. TERAKKİNİN ESASI CEHALETTEN İLME, TAKLİTTEN TAHKİKE GEÇMEKTİR. CEHALETLE VE TAKLİTLE HİÇ BİR ZAMAN TERAKKİ EDEMEYECEĞİMİZ GİBİ, DİNİMİZİ DE MİLLETİMİZİ DE MUHAFAZA EDEMEYİZ. GENÇLERİMİZ DİNSİZ OLUYOR DİYE BUGÜN ŞİKAYET EDİYORUZ. ELBETTE OLURLAR. BİZİM ŞİKAYETE HAKKIMIZ YOKTUR. BÜGÜNKÜ MEDENİYETİN İLİM VE FENLERİNDEN AZ ÇOK NASİBİNİ ALMIŞ DİMAĞLAR, ARTIK HURAFE DİNLEYEMEZ. ONLARI İSLAMI'N KATİ HAKİKATLERİYLE AYDINLATMAK GEREKİR. (SEYYİD BEY, İSMAİL KARA'NIN TÜRKİYE'DE İSLAMCILIK DÜŞÜNCESİ KİTABINDAN S. I/225.)
Peygamber (s.av)'e Bakışımız
 
"İslam Peygamberini eski dünya ile modern dünyanın ortasında durmuş görmekteyiz. Hz.Peygamber (s.a.v) bildirmiş olduğu vahyin kaynağı bakımından eski dünyaya, fakat bildirmiş olduğu vahyin ruhu bakımından modern dünyaya bağlıdır. Onun gelişi ile hayat aldığı yeni istikamete uygun yeni kaynaklar keşfetmiştir."
Allame Muhammed İkbal

Hz.Peygamber'in bir insan, beşer peygamber olduğunu söylerken, onun sıradan ve standart bir insan olduğu anlaşılmamalıdır. Aksine o, yüksek karakteri ve sahip olduğu yüce ahlaki yapısıyla hem peygamberlik öncesi hem de sonraki yaşantısıyla "farklı" olduğu dikkatlerden kaçmamıştır. Onun farklılığı "tür farklılığı" değil, "nitelik ve kalite farklılığı"dır. Kur'an'ın açık ve kesin ifadelerine rağmen onu insanüstü göstermek, onu bir melek veya yarı-ilah seviyesine çıkaracak ifadeler kullanmak ona yapılabilecek en büyük haksızlıktır.
GÜZEL SÖZLER
 
"KANAATİMCE EVRENİN ÖNCEDEN DÜŞÜNÜLEREK YAPILMIŞ BİR PLANIN ZAMANLA BİLGİLİ BİR ŞEKİLDE İŞLEYİŞİ OLDUĞU YOLUNDAKİ GÖRÜŞTEN KUR'AN-I KERİM'İN GÖRÜŞÜNE DAHA YABANCI BİR ŞEY OLAMAZ" (MUHAMMED İKBAL )
.Hakikati bulan, başkaları farklı düşünüyorlar diye, onu haykırmaktan çekiniyorsa, hem budala, hem de alçaktır. Bir adamın "benden başka herkes aldanıyor" demesi güç şüphesiz; ama sahiden herkes aldanıyorsa o ne yapsın?
Daniel de Foe (Cemil Meriç, Bu Ülke adlı kitabından)

Kur'an'a göre seçilmiş halk ve ırk yoktur. Tek üstünlük ölçüsü, Allah'ın dinine bağlılıktır. İslam, insanları tek dil, kültür ve coğrafyada değil, tevhid inancı etrafında birleştirir ve ümmet fikrini telkin eder. İslam, Hıristiyanlığın mutlak ferdiyetçiliğini ve yahudiliğin ırkçılığını reddeder. Kur'an'a göre değer ölçüsü Allah'ın rızasına uygun güzel faaliyet ve davranışlarıdır (amel-i salih). Her etnik grubun insani ve yasal hakları korunmak suretiyle İslam kardeşliği ve eşitliği ilkesi temel olmalıdır. İslam kardeşliği ve eşitliği prensibine aykırı düşen ve ırkçılığı telkin eden rivayetlere ihtiyatla ve mesafeli yaklaşmak gerekir.

Ünlü bilgin Cahız der ki: Geçmişe körü körüne teslim olmak, taassuba, heva ve heves sahibi olmaya yöneltir. Atalara uymak, insanların aklını esir alır. insanları körleştirir, sağırlaştırır. Bu yüzden dini, nazar ve araştırma yolu ile öğrenmek gerekmektedir.

Tevekkül, toplumda yaygın anlayışa göre kişinin görev ve sorumluluğunu Allah'a fatura ederek tembellik, miskinlik ve uyuşukluk yapması değil, bilakis Kur'an'a göre insanın herhangi bir konuda kendi üzerine düşen sorumluluğu yerine getirdikten sonra akabinde ortaya çıkabilecek engellerin bertaraf edilmesi için Allah'a güvenmek ve dayanmaktır. (11, Hud, 123; 14, İbrahim 12 vd.)

Dinde zorlama yoktur. İnsana düşen öğüt, nasihat ve tebliğdir. Zorlama ve baskı ile gerçekleşen imana iman denilemez. İçselleştirilmiş, içten, sahici ve samimi iman gerçek imandır. Hz.Peygamber ve onun değerli ashabı bu sahici ve samimi iman sayesinde insanlık tarihindeki büyük değişim ve dönüşümü gerçekleştirmiştir.

Dua,insanın Allah ile iletişimidir. Kur'an, Allah'a yapılan duaların kişinin işlediği salih ameller tarafından Allah katına yükseltileceğini bildirir. (35, Fatır, 10) Duanın kabulü için amel-i salih esastır. Hz.Peygamber duasının kabul olması için dua etmeden önce sadaka vermeyi prensip edinmiştir. Türbelerden, evliya gibi zatlardan, diğer kişi ve gruplardan kendileri aracı yapılarak istekte bulunmak insanı şirke götürebilecek yaklaşımlardır. İnsanı Allah'a yaklaştıran sadece güzel faaliyet ve davranışlardır (amel-i salih).(maide 35; İsra 57).

İslam, sadece uygulanması gereken ilkelerden ibaret olmayıp, aynı zamanda nezaket, incelik, kibarlık ve centilmenliktir. (31, Lokman, 19; 49, Hucurat, 2-4).

Allah'ın varlığını ve her şeyin yaratıcısı olduğunu kabullenmek tevhidin en yüzeysel anlamıdır. Zira bu anlamda putların kendilerini Allah'a ulaştıracağını söyleyen ve Allah'ın varlığına inanan müşriklerin asgari anlamda tevhidi kabul ettikleri söylenebilir. Oysa ki İslam'ın gerçek anlamda tevhidden kastı, Allah'ın varlığını ve birliği ve her şeyin yaratıcısı olduğunu kabulle birlikte Allah'ı değer koyucu bir otorite olarak kabul edilmesi, yani onun peygamberler aracılığıyla gönderdiği mesajlara boyun eğilmesidir. İşte bir müşrik ile müslüman arasındaki temel fark budur.

Ahiret tövbe yeri değil, hesap verme yeridir. Tövbe fırsatı insana bir defa sadece dünya hayatında verilmiştir. Bu yüzden İslam karma, tenasuh veya yeniden dünyaya farklı varlıklar şeklinde gelme gibi anlayışları tasvip etmez, reddeder.
 
Bugüne kadar 179480 ziyaretçi (345881 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
webmaster: H.Musa BAĞCI