PROF.DR.H.MUSA BAĞCI WEB SİTESİNE HOŞ GELDİNİZ
   
 
  Peygamber Tasavvuru
Müslümanların Peygamber Tasavvuru
Prof.Dr. H. Musa BAĞCI

 Tarihin en ciddi krizlerinden birini yaşamakta olan İslâm Dünyası, köklü bir zihniyet değişikliği geçirmek mecburiyetindedir. Bu mecburiyet her geçen gün kendisini giderek daha fazla hissettirmeye başlamıştır. Köklü zihniyet değişikliği İslâm düşüncesinin her alanında gerçekleştirmek gerekli ise de, İslam geleneğindeki Müslümanların peygamber tasavvurları alanının öncelikli alanların başında geldiği ifade edilmelidir. [1] Bizatihi dinin doğru anlaşılması ve çağın idrakine sunulması için sağlıklı bir Peygamber anlayışına ihtiyaç olduğu gibi, İslâm’ın ikinci kaynağı olarak kabul edilen hadis/sünnetin doğru bir şekilde anlaşılması ve yorumlanması, Hz.Peygamber’in günümüz insanına gerçek manada örnek olarak sunulması sahih bir peygamber tasavvurunun teşkil edilmesine bağlıdır. Zira dini bize tebliğ eden ve onu ilk uygulayan Hz.Peygamberdir. Hz.Peygamber’in Kur’an’ın çizdiği çerçevede doğru bir şekilde anlamak ve yorumlamak dinin de doğru bir şekilde anlaşılması sonuncunu doğurur. O halde öncelikle Kur’an’ın vurguladığı Peygamber tasavvurunu kısaca irdelemek de yarar vardır.

Kur’ân, Peygamberlerin beşerî yönlerine büyük bir vurgu yapar ve onların hepsinin birer insan olduğunu açık bir şekilde belirtir.[2] Onun insanlardan ayrıcalıklı olduğunu ima eder görünen ayetler incelendiğinde aslında bu ayrıcalığın vahiy alan bir elçi olmaktan öteye gitmediği görülecektir. Buna göre Hz.Peygamber’in Kur’ân’daki görünümü iki yönlüdür:
a) Vahiy alan bir Rasul özelliği ki bunda “güvenilirlik ve doğruluk vasfı” gizlidir.
b) Fani bir kul, bir insan olma özelliği.[3] Bütün Peygamberler, diğer insanlar gibi beşerî özelliklere de sahiptirler. Onlar gibi yerler içerler, [4] sokakta dolaşırlar,[5] uyurlar, evlenirler, çoluk-çocuk sahibi olurlar, risalet görevinin dışında kalan konularda yanılırlar, unuturlar; hastalanırlar, zalimlerin zulmüne maruz kalırlar,işkence görürler, ölürler [6] ve hatta öldürülebilirler.[7] Hz.Peygamber de bu özelliklere sahiptir.

Hz.Peygamber’in muhatabı olan Mekke müşriklerinin mucize istekleri, Kur’ân tarafından sürekli olarak olumsuzlanmış ve onların dikkatleri vahyedilen Kur’ân’a yöneltilmiştir.[8] Kur’an’da Hz.Peygamber’in insanüstü olduğuna veya önceki peygamberler gibi mucizeler gösterdiğine dair doğrudan veya dolaylı bir bilgi yoktur. Kur’an, birçok yerde, Hz.Peygamber’in kendi gücüyle yerden pınarlar fışkırtmaya; gökten parçalar düşürmeye; hiçbir neden yokken hurma ve üzümlerden oluşan bir bahçeye sahip olmaya ve aralarından ırmaklar fışkırtmaya; (doğru söylediğine şahitlik etmeleri için) Allah’ı ve melekleri, insanların karşısına getirmeye; altından bir ev sahibi olmaya; göğe yükselmeye ve oradan okunacak bir kitap indirmeye muktedir, beşer üstü bir varlık olmadığını [9] vurgulamıştır. 

Allah, Hz.Peygamber’in mucize göstermesini ve müşriklerin bu konudaki isteklerini sürekli reddetmiştir. Nitekim bu isteklerin hemen arkasından Hz.Peygamber’in: “Rabbimi tenzih ederim. Ben sadece beşer bir elçiyim.”[10] şeklinde bir ifade kullanması, söylediğimiz hususu doğrulamaktadır. Görüldüğü gibi, Mekke müşriklerinin mucize istekleri, Kur’an tarafından sürekli olarak olumsuzlanmış ve onların dikkatleri vahyedilen Kur’an’a yöneltilmiştir.[11] Mucize gönderilse bile inanmayacakları özellikle belirtilmiştir.[12] Kur’an, mucize vermek yerine, inanan insanlar için rahmet ve öğüt bulunması nedeniyle ya Kitabın kendilerine yeterli olduğunu,[13] ya da önceki milletlere gönderilen kitaplarda mevcut olan delillerin[14] onlara kafi geleceğini vurgulamıştır. Kur’an olayı daha ileri bir boyuta taşıyıp, müşrik Arapların ileri gelen liderlerine mucize gösterilse de inanmayacaklarını,[15] örneğin, melekler kendilerine indirilmiş olsa; ölülerle konuşmuş olsalar;[16] onlara gökten bir kapı açılsa;[17] kağıt üzerine yazılı bir kitap indirilse ve onu elleriyle tutmuş olsalar [18] yine onların söyleyecekleri şey, “bu apaçık bir büyüden başka bir şey değildir, her halde gözlerimiz döndürüldü, biz büyülenmiş bir topluluğuz” [19] diyeceklerini haber vermiştir.

Kur’an, Hz.Peygamber’in kendiliğinden ne bir zarar ne de fayda verebilecek bir güce sahip olmadığını[20] kendisini Allah’ın azabından hiç kimsenin kurtaramayacağını ve Ondan başka sığınacak kimse de bulamadığını;[21] Allah’tan başka hiç kimseye dua edilemeyeceğini [22] açık ve net bir biçimde ortaya koymuştur.

Kur’an’ın inkarcıların mucize isteklerine bu derece olumsuz cevap vermesi ve onların mucize isteklerini geri çevirmesine rağmen Kur’an’da Hz.Peygamber’e ait tahaddî manasında mucizelerin olduğu iddia edilebilmiştir. Müfessirlerin çoğu Kamer surenin ilk ayetleri Mekke’de fiilen meydana gelen ayın yarılması mucizesinin haberini verdiğini ifade etmekte ve bu konudaki rivayetleri destek olarak ileri sürmektedirler. İsra süresinin ilk ayetinde zikredilen isra hadisesi de Hz.Peygamber’in tahaddî anlamını içeren bir mucizesi olarak görülmektedir. Hatta Necm suresinin bazı ayetlerinde de gizli bir anlatımla miraç olayının zikredildiği söylenmiştir. Ayrıca Kur’an’da Hz.Peygamber’e ve Müslümanlara bazı durumlarda ve sıkıntı anlarında, özellikle savaş anında Allah’ın desteğinden söz edilmektedir. Buradan hareketle bunların Hz.Peygamber’in bir mucizesi olduğu söylenmiştir. Şimdi mucize olduğu iddia edilen bu olayların gerçekten mucizenin tanımındaki tahaddî (meydan okuma) anlamının olup olmadığını irdelemekte fayda vardır. Zira mu’cize’de Peygamberin gösterdiği olağanüstü olayın meydan okumayla (tahaddi) birleştirilmesi gerekir. Böylece Nebî insanlara meydan okur ve insanlar onun benzerini getirmekten aciz kalırlar. Bu onların kalplerinde yakînî bilgi hasıl eder. Bu şekilde Allah mucize’yi peygamberin tasdiki ve nübüvvet davasının teyidi için Onun elinde icra eder. Her mucize sahibinin nübüvvetine kesin olarak alamettir.[23] Şimdi Kur’an’da geçen ve mucize olduğu ifade edilen olayların mucize’nin tanımına uyup uymadığını irdeleyebiliriz:

“Kıyamet yaklaştı. Ay yarıldı. Bir mucize görseler hemen yüz çevirirler ve “süregelen bir büyüdür” derler. Yalanladılar, nefislerinin arzu ve heveslerine uydular. Halbuki her iş yerini bulacaktır.”[24] Bu konuda iki görüş beyan edilmiştir: ilki müfessirlerin cumhuru ayın yarılma hadisesinin kafirlerin meydan okumalarına karşılık Hz.Peygamber’in eliyle mucizenin gerçekleştirdiğini ifade etmişlerdir.[25] Bu görüşe göre ayın yarılması sahih isnadlarla gelen mütevatir hadislerle sabit olmuştur. Bu konuda alimler arasında ittifak vardır.[26] Müfessirlerin bir kısmı da –ki bunlar azınlıktadır- “Kıyamet yaklaştı, ay yarıldı” gibi ayetler de –pek çok ayette zikredildiği gibi- kıyametin kopması sırasında evrende egemen olan yasaların değişeceğini haber verdiklerini çıkarmışlardır.[27] Birincisi, bu ayetlerin geçtiği sure erken inen surelerdendir. İkincisi, ondan önce inen sadece Müddessir suresinde bir yerde kafirlerin ilahi vahiy sayfalarının önlerine açılmasını istedikleri belirtilmekte, ancak Allah onların bu meydan okuyuşlarına cevap vermemektedir.[28] Ayrıca kıyametin çok yaklaştığını, vukuunda asla şüphe bulunmadığını vurgulamak için kıyamet sırasında meydana gelecek olaylardan olan ayın yarılması geçmiş zaman kipiyle belirtilmiştir. İleri de vuku bulacak bir olay geçmiş zaman kipiyle anlatılırsa, bir pekiştirme yani, o işin mutlaka olacağı anlaşılır.[29] Bu anlamda başka ayetler de vardır. Örneğin, “Allah’ın emri geldi”[30] “İnsanların hesapları yaklaştı”[31] gibi ifadeler mazi kipiyle anlatılmıştır. Dolayısıyla bu ayetlerdeki anlam “Allah’ın emri gelecektir”, “insanların hesap zamanı yaklaşmıştır” şeklinde anlaşılması daha makul görünmektedir. Bu görüşe sahip olan müfessirler Tabâtabâî ve el-Kurtubî’nin nakline göre Hasan el-Basrî, Osman b. Atâ ve Belhî gibi ilk dönem müfessirlerdir. Onlara göre “ay yarıldı” ayetinden kasıt “kıyamet anında ay yarılacaktır” anlamındadır. Burada mazi sigasıyla kullanılmakla beraber olayın gelecekte vuku bulacağını ifade etmektedir.[32] Ayrıca kamer süresinden sonra inen surede ayın yarılma olayına kısmî veya açıkça işaret edilmemektedir. Ona her meydan okuduklarında Kur’an onlara cevap vererek mucizelerin Allah katından olduğunu ve onun sınırını aşmadığını belirtmektedir. Eğer onları taciz etmek, olay yapmak ve inat etmek babından da olsa bir mucize getirse onlar zaten iman etmeyeceklerdir. [33] Bu nedenledir ki yukarıda belirttiğimiz gibi Kur’an’da Mekke Müşriklerinin mucize isteklerine karşı sürekli olumsuz tavır sergilenmesi ayın yarılması ayetini kıyametin kopacağı zamana yorumlayanların görüşünü almaya sevk etmektedir. Dolayısıyla Kamer suresinin ilk ayetlerinin kıyamet alametleri olarak yorumlanması Kur’an’ın inkarcıların mücize isteklerine olumsuz cevap vermesi gerçeğiyle çelişmediği ve uyum içerisinde olduğunu göstermektedir.

Mucizeyi içerdiği iddia edilen bir başka ayet ise isra süresinin ilk ayetidir: “Bir gece kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed) Mescid-i Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir. O gerçekten işitendir, görendir.”[34] Bu ayet mucizenin tanımında yer alan herhangi bir meydan okuyuşa cevap olarak meydana gelmemiştir. Yalnız Hz.Peygamber’e özgü ve onun bilgisiyle sınırlı bir tecrübe olarak karşımıza çıkmaktadır. Allah ona ayetlerini göstermek istemiştir ve ondan başkası ne onu idrak edebilmiş, ne de görebilmiştir. Dolayısıyla bu mucize kavramının kapsamına girmez. Durum bu olunca da Kur’an’ın inkarcıların mucize isteklerine olumsuzlama tavrına aykırı bir şey olarak değerlendirilemez. Necm suresi 13-18 ayetler arası incelendiğinde de aynı durum söz konusudur. Bazı müfessirlerin bu ayetlerin Hz.Peygamber’in miracı haberini içerdiğini söylemeleri tutarlı görünmemektedir. Necm suresinin bu ayetleri Miracı zikretmemektedir. Miraç olayı yalnızca hadislerde yer almaktadır.[35] 

Pek çok Kur’an ayetinin haberlerini kapsadığı Hz.Peygamberin ve Müslümanların desteklenmesi ile ilgili haberlere bakalım. Enfal suresinin ayetleri şöyledir: Siz Rabbinizden yardım istiyordunuz. O da “Ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım edeceğim” diye duanızı kabul etmişti. Allah bunu ancak müjde olsun ve kalbiniz bununla yatışsın diye yapmıştı. Yardım yalnız Allah’tandır. Allah daima üstün ve hikmet sahibidir. O zaman sizi Allah’tan bir güven olmak üzere hafif bir uyku bürüyordu. Üzerinize sizi temizlemek şeytanın (içinize attığı kötü düşünceleri) sizden gidermek, kalplerinizi (birbirine) bağlamak ve ayakları(nızı) pekiştirmek için üzerinize gökten bir su indiriyordu. Rabbin meleklere vahyediyordu ki “Ben sizinle beraberim, siz inananları pekiştirin; ben inkar edenlerin yüreklerine korku salacağım; vurun onların boyunlarının üstüne, vurun onların her parmağına.”[36] 

Ahzab suresindeki ayet de şöyledir: “Ey inananlar! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın, hani bir zaman size ordular gelmişti de biz onların üzerine bir rüzgar ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah yaptıklarınızı görmektedir.”[37]

Bu ayetlerin içerikleri ve özleri itibariyle meydan okuma mucizeleri arasında yer almayacakları açıktır. Tabi olarak bu ayetler gaybî bir hadiseden bahsetmekte ve Bedir savaşında meleklerle Müslümanlara yardım ettiğini bildirmektedir. Ancak ayetlerde ne Mekke müşriklerinin ne de Müslümanların melekleri gördüğüne dair bir ifade kullanmaktadır. Dolayısıyla bu Kur’an ayetleri inkarcıların mücize isteklerine karşı olumsuzlama ve reddetme tavrıyla çelişmemektedir.[38]

Netice itibariyle Peygamberin mesajı, Mekke müşriklerinin mucize isteklerini yerine getirmek için olağanüstü olaylar üzerine bina edilemeyip, akla ve kalbe hitap etmek, kainatta var olan eşsizlik, nizam ve büyüklüğe dikkat çekmek, bu davetin içinde yer alan hak, hayır, iyiliği emredip kötülükten nehyetme, güzel şeylerin helal kılınıp açık ve gizli günahların haram kılınışı, dayanışma ve yardımlaşmaya teşvik, istila ve yağmanın yasaklanması, insanları hak ve sorumluluklar karşısında eşit ve birbirine destek olmaları; hak, adalet, özgürlük, güzellik ve iyiliğin hakim olduğu bir insani toplumun oluşturulması gibi içinde barındırdığı prensipler üzerine kurulmuştur.[39] Bütün bu değerlendirmelerimizden özelde Hz.Peygamber için genelde tüm Müslümanlar için yüce Allah’ın Peygamber elinde çeşitli suretlerde bir takım tahaddi içermeyen olağanüstü tecrübeler göstermiş olmasını mümkün görmediğimiz çıkarılmamalıdır. Bunlara Peygamber’in subjektif tecrübesi olan gece yolculuğu (isra), kendisine vahiy inmesi, Allah’ın meleğini görmesi, Ruhani-Rabbanî sahneleri ve Allah’ın büyük delillerini müşahede etmesi örnek olarak verilebilir.[40] 

Kur’an, Hz.Peygamber’in konumuyla ilgili çizdiği tabloyu bu şekilde tasvir etmesine rağmen Müslüman muhayyilesi her alanda olduğu gibi Peygamber tasavvurumuzda da daha ilk asırlarda Kur’an’ın çizdiği bu çerçeveden bir kopuş yaşamıştır. Özellikle yukarıdaki mucizeyi içerdiği iddia edilen ayetlerde olduğu gibi kimi bazı ayetlerin Peygamberi olduğundan farklı bir şekilde göstererek yorumlanması bunun en güzel örneğidir.

Örneğin, Hz.Peygamber’in “yüce bir ahlak üzere olduğu”[41] ve “güzel bir örnek teşkil ettiği”[42] (numune-i imtisal) şeklindeki ayetler Müslüman muhayyilesinin müdahalesiyle “en yüce ahlak sahibi” ve “en güzel bir örnek” şekline sokulduğu görülmektedir. Böylece Hz.Peygamber örnek model olmaktan çıkartılarak en mükemmel ve kusursuz insan olarak algılanmaya başlanmış ve onun fiziki olarak en güzel, en güçlü, en bilgili, kusursuz ve benzersiz olduğu işlenmiştir. [43]

Kur’an’dan kopuşun bir göstergesi olarak Hz.Peygamber’in fizikî varlığı mucizevi bir niteliğe büründürülmüştür. Bu konuda siret, hadis, delail, hasais ve şemail kitaplarında Hz.Peygamber’in bir çok mucizesi nakledilmiş ve hatta onun gaybî bilgilere sahip olduğunu söylemişlerdir. Bu kaynaklarda geçmiş Peygamberlere ait mucizevi özelliklerin benzerleri peygamberimize de isnad edilmiştir.

Kur’an’da Hz.Peygamber’in şahsiyetini, gençlik yıllarını ve Peygamberlikten önceki hayatını tanımaya yarayacak pek çok delil ve işaret bulunmaktadır. Buna rağmen bazı Müslümanlar bunları bırakarak Kur’an naslarıyla çelişen bazı özellikleri Hz.Peygamber’e isnat etmeye çalışmışlardır. Gerek mevlid törenlerinde okunan hikayelerde gerekse siyer, şemail, delail ve hasais türü eserlerde Kur’an naslarına muhalif aşırılıklara rastlamak mümkündür. Böyle aşırılıklara kapılan Müslümanlar, Peygamberin kamil bir insan olmasıyla, üstün ahlakı, temiz ruhu, gönül zenginliği, kuvvetli imanı, Allah için kendisini feda edişi ile yetinmeyerek onu Peygamber oluşu ve Allah tarafından şeçilişine başka gerekçeler bulma gayretine düşmüşlerdir. Hz.Peygamber’in beşeri tabiatının dışına çıkartılması ve insani özelliklerin dışında ilahi bir çerçeveye oturtulması Kur’an’la bağdaşmaz.[44] Aynı şekilde Hz.Peygamber’in tüm varlıkların en büyük babası olarak görülmesi, Hz.Adem’in belinden, daha ona ruh üfürülmeden çıkarılmış olması, bütün kosmosun yaratılış amacının o olduğu iddiası, arş, levh, kalem, kürsî, gökler, yerler, insanlar, cinler, ay, güneş, melekler, cennet, cehennem gibi bütün kainatın onun nurundan yaratıldığının ileri sürülmesi, yaratılışından sonra, daha ruhlar aleminde iken bile peygamber olacağını bildiği, bunun alametlerini dağda, taşta, ağaçta hep gördüğü, annesinin onu doğurduğu sırada Peygamberliğinin müjdelerini ve bunun belirtilerini gördüğü gibi iddialar bu bağlamda değerlendirilmelidir.

Bazı rivayetlerde Hz.Peygamber şöyle tasvir edilmiştir: “Hz.Peygamber önünü ve arkasını görmekte, en uzaktaki sesleri mükemmel bir şekilde işitmekte, başka bir deyişle, insanların duymadıklarını duymakta ve görmediklerini de görmektedir. Hz.Peygamber’in sesinin bereketinden dolayı sesi her yerde duyulabilmekte, tükürüğü her türlü yara-bereyi tedavi etmekte, içine tükürdüğü kuyu misk kokusu saçmakta ve tertemiz hale gelmektedir. Bevli şifalı ve temiz olup, onu içen kimse, o günden itibaren karın ağrısından şikayet etmemektedir. Onun kanı da temiz ve içilebilir olup, onun kanını içen kimsenin ağzında misk gibi bir koku yayılmakta, bununla birlikte onun kanını içen kendini ateşten korumuş olmaktadır. Gaitası ise yer tarafından yutulmakta ve orada misk gibi bir koku yayılmaktadır. O ihtilam olmamakta ve esnememektedir, zira bu özellikler şeytanın insana olan bir müdahalesi olarak kabul edildiğinden Hz.Peygamber’e yakıştırılmamaktadır. Teri misk gibi kokmakta ve koku imalinde kullanılmaktadır. Onun saçının bir teli dahi yere düşürülmemekte, herkes bir kıl alabilmek için adeta bir yarış yapmaktadır. Sahabenin bu rağbetini gören Hz.Peygamber de herkese bu kılların adaletle dağıtılmasını emretmektedir. Bazı rivayetlere göre, Hz.Peygamber cinsel açıdan 30-40 erkek gücüne sahiptir. Allah tarafından yedirilip içirildiği için uzun süre acıkma ve susama hissetmemektedir. O ruhuyla ve cesediyle canlı olup cesedi çürümemekte, vefat ettiği günkü gibi taptaze ve kokusu değişmeden kalmış bulunmaktadır.[45] Bu naklettiğimiz özellikler Hz.Peygamber’in fizikî-biyolojik açıdan harikulade özellikleridir.

Müslümanların muhayyilesi burada durmamıştır. Onun zatının dışında daha pek çok harikuladelikler ve mucizeler isnad edilmiştir ki, örneğin o bir bereket kaynağıdır; bilhassa yiyecek ve içeceklere bir dokunmasıyla harikulade denilecek bir nicelik artmasına vesile olabilmektedir. Bu onun fizik alem üzerinde olağanüstü tasarrufta bulunduğu; daha doğrusu, fizik kurallarıyla kayıtlı olmadığı şeklinde algılandığını göstermektedir. Nitekim, O, insan dışında mümkün ve gerçek olan melek, cin, hayvânât, nebâtât hatta cemâdât bütün varlık türleriyle iletişim içerisindedir; sadece iletişim içerisinde kalmayıp, maddi varlıkları kendi yaratılış yasaları dışında davranışa sürükleyecek kadar da bir nüfuza sahiptir.

Bu nitelikleri haiz olan Hz.Peygamber’in bilgi kaynakları da sadece beş duyu ve akılla sınırlı değildir; O, gözle görünmeyenin, geçmişin ve geleceğin bilgisine sahiptir [46] ve bu bilgisini arkadaşlarıyla paylaşmıştır; onlara kendi yaşadıkları zamanda gaybî bazı olayları bildirdiği gibi; tarih öncesi dönemlerden nakillerde bulunmuş, gelecek zamanla ilgili kimi olayları da haber vermiştir.[47] Öyle ki Hz.Peygamber’in hasâis ve delâili hakkında yazılan Delailu’n-Nubuvve ve el-Hasaisu’n-Nebeviyye türü pek çok eserde bu tür binlerce "mucize", "delâil" ve "hasâis" zikredilmiştir. Örneğin İbn Mulakkın’ın nakline göre, Kudurî’nin şârihi Muhtar b. Mahmud el-Hanefî ez-Zahidî (551/631) yazdığı Nasıriyye Risalesi'nde Hz.Peygamber’in elinden bin, başka bir rivayete göre de üç bin mucize zuhur ettiğini belirtmiştir.[48] Müslümanların insanüstü ve mucizevî güç ve özelliklere sahip bir peygamber tasavvuruna yol açan temel sebeplerden biri geçmiş peygamberlere olağanüstü niteliklerin ve mucizevî olayların aynısının veya benzerinin Hz.Peygamber’e de izafe edilmesi suretiyle onu diğer peygamberler ve müntesipleri karşısında yüceltme amacıdır.[49] 

Nitekim es-Suyûtî (911/1505) ve Ebu’l-Hasen el-Eş’ârî (324/936)’nin “Nebilere verilmiş olan her mucizenin benzeri veya ondan daha üstünü Peygamberimize de verilmiştir.”[50] sözü, Hz.Peygamber’le diğer peygamberlerin insanüstü mucizevî güç bakımından üstünlük yarışına sokulduğu anlayışını destekler mahiyettedir. Bu konudaki şu çarpıcı örnek bu konuyu izah etmektedir. Osmanlının son ulemasından olan Abdulhamit Hamdi Efendi (1830/1902)’nin yazdığı bir risalede Hz.Peygamber ile Hz.Ademi mukayese ederek yarıştırmıştır. O, Hz.Peygamber’in daha üstün olduğunu, aslında ilk önce onun yaratıldığını ve isimleri de Hz. Adem’den daha çok bildiğini iddia etmiştir. [51]   

Tarihsel süreçte Hz.Peygamber’i örnek alma konusunda da bazı yanlış algılamaların ortaya çıktığı görülmektedir. Bazı alimler Hadis/sünneti anlama ve yorumlamada nassın zahirine önem vererek lafızcı ve şekilci bir zihniyetle hareket etmişlerdir. Örneğin, Ahmed b. Hanbel (241/855)’e göre sünnetin çerçeve ve muhtevası oldukça geniştir. Ona göre Hz.Peygamber ve sahabeden gelen her şey sünnettir. Mütevatir, meşhur, sahih, ahad haberler sünnet dairesinde yer aldığı gibi, sahabe kavilleri, mursel ve zayıf hadisler de sünnet kapsamındadır.[52] Buna paralel olarak da Hadisçiler hadis/sünneti, “şer’i bir hükme dayansın veya dayanmasın, Hz.Peygamber’in bütün sözleri, fiilleri, takrirleri, onun yaratılışı, ahlakı ve sireti ile ilgili bütün bilgilerdir,”[53] şeklinde tanımlamışlardır. Bu, Hz.Peygamber’den gelen bütün rivayetlerin sünnet telakki edilmesi gibi bir sonucu doğurmuştur. Bunun da ötesinde Hz.Peygamber’in cibillî olan davranışlarına uymanın vacib olduğunu söyleyenler bulunduğu gibi, mendup olduğunu söyleyenler de vardır.[54] el-Gazalî (505/1111) bazı hadisçilerin bütün fiillerinde Hz.Peygamber’e benzemenin sünnet olduğunu zannettiklerini, fakat bunun yanlış olduğunu [55] belirtmektedir. el-Aşkar’ın açıklamasına göre ise muhaddislerin hadisle ilgili eserlerinde ve bunların şerhlerinde yaygın olan görüş, bu tür fiillerin nedbe delalet ettiği ve örnek olarak alınması gerektiğidir. es-Subkî ise bu tür fiillerin müstehap olduğunu söylemiştir.[56]

Aksine Ebu Hanife ve onun ekolüne mensup bazı alimler ise hadis lafızlarını zahire göre değil, altında yatan mana ve ilkeyi esas alarak yorumlamış, böylece şekle takılıp kalmamışlardır. Onlar hadisin manasını lafzın delaletinden çok, Şâri’in niyet ve maksadında aramışlardır.[57] İmam Ebu Hanife (150/767) “Hz.Peygamber ve sahabe döneminin şartları ile bizim şartlarımız aynı değildir” diyerek hadisin anlaşılması ve yorumlanmasında zamanla ortaya çıkan gelişmelerin dikkate alınması gerektiğini ima etmiştir.[58] Üzülerek belirtmek gerekir ki Hz.Peygamber’in davranışlarında makâsıdı esas alan Ebu Hanife ve bazı Fıkıh Usulü alimlerinin bu alanda ortaya koydukları çabaların toplum katmanlarındaki etkisinin son derece kısıtlı ve sınırlı olduğunu söylemek gerekir. Hz.Peygamber’i örnek almada nassın zahirine tutunan ve lafızcı-şekilci bir anlayışı ön plana çıkaran alimlerin gerek hadis usulü gerekse hadis kitapları ve onların şerhleriyle ilgili yaptıkları çalışmalarda Hz.Peygamber’i harfiyen/literal bağlamda anlama ve yorumlama anlayışı daha egemen hale gelmiştir. Bu durum, İslam dünyasının ekseriyetinde şekilci ve lafızcı sünnet anlayışlarının yaygınlaşmasını sağlamıştır.

Müslümanların diğer din ve kültürlerle karşılaşmasından sonra, İslâm entelektüellerinin bilhassa nübüvvet müessesini inkar edenler başta olmak üzere çeşitli dini gruplara karşı Hz.Peygamber’in peygamberliğini ispat yolunda yoğun bir mücadeleye giriştikleri bilinmektedir. Bilhassa Mu’tezile’nin bu konuda öncü bir rol oynadığı ve bu amaçla pek çok eser yazdıkları da malumdur. Sünnî kelamında da önemli bir yer tutan isbatu’n-nübüvve (peygamberliğin ispatı) tartışılırken Peygamberlerin ismeti konusu da ele alınmıştır. Aslında sadece Peygamberlerin Allah’tan aldıkları vahyi hiçbir değişiklik yapmadan aynen nakletmeleri şeklinde anlaşılması gereken “ismet” kavramının anlam alanı genişletilmiş ve peygamberlerin asla hiç bir hata ve günah işlemeyecekleri şeklinde bir anlam verilerek kusursuz insan (insan-ı kamil) anlayışına zemin hazırlanmıştır. Bunun dışında Hz.Peygamber’in ismeti bazı alimler tarafından yanlış yorumlanarak sanki Onun günahlardan masum olma olgusunun doğuştan, yaratılıştan gelen bir özellik olarak algılanmıştır. Bu anlayış hâlâ gerek aydın kesimde gerekse geniş halk kitlelerinde bu şekilde hayatiyetini sürdürmektedir. Bütün bunlar ise Hz.Peygamber’in normal bir insan olarak bazı hatalar yapabileceğine dair örneklerle dolu olan Kur’an’ın peygamber öğretisinin göz ardı edilmesi pahasına yapılmıştır. Dolayısıyla böyle bir anlayışın Hz.Peygamber’in beşerîyetini göz ardı edeceği açıktır. Oysaki Hz.Peygamber bir insandır. O yaratılışı itibariyle potansiyel olarak hata ve günah işlemeye musait bir yaratılışa sahiptir. Yaratılıştan gelen bir masumiyet anlayışı, Kur’an’da varid olan bazı peygamberlerin günaha düştükleri, yaptıklarından pişman olarak tevbe istiğfar getirdikleri gerçeğiyle çelişmektedir. Ayrıca Kur’an’da Peygamberlere zulüm, günah (zenb), istiğfar, tevbe gibi vasıfların isnad edilmesi, onların yaratılıştan gelen bir masumiyete sahip olmadıklarını göstermektedir. Kur’an’da varid olan örnekler peygamberlerin günah işlemeye potansiyel olarak açık olduğunu göstermekle beraber onların sürekli Cenab-ı Hakk’ın gözetiminde yaşamaları her an uyarının gelmesi endişesi, en önemlisi de kuvvetli bir takvaya sahip olmaları onların günah işlemelerine engel olmuştur. Fakat buna rağmen hataya ve günaha düşmeleri de imkansız değildir. Hz.Peygamber de günah işlemeye müsait bir yaratılışta olmakla birlikte bütün yaşamı boyunca büyük günah diyebileceğimiz bir günah işlemediği de tarihi bir vakıadır. Buna rağmen o sürekli olarak istiğfar etmekten de geri kalmamıştır.[59]

Müslümanların muhayyilesi Hz.Peygamber’i yaratılış itibariyle günahlardan masum olduğu fikriyle iktifa etmemiş ve Hz.Peygamber’i bu dünyanın fiziki sınırları dışına çıkararak onu kozmosun yaratılışının amacı ve ilk maddesi haline getirmeye çalışmışlardır. Bu anlayışı gündeme getiren Tasavvuf ehli Hz.Peygamber’e kozmos’un yaratılışının çekirdeği olan kozmik bir güç olarak merkezi bir yer vermişlerdir. Buna göre Allah kendi nurundan bir cevher yaratıp ondan bu kainatı tertip içinde yaratmıştır. Buna ilk cevher ve kulli akıl veya Nur-ı Muhammedî adı verilmiştir.

Söz konusu mitoljik ve kozmik peygamber imajının oluşmasında vaizlerin (kussas) önemli bir rolleri olmuştur. Onlar halka yaranmak ve menfaat elde etmek için Hz.Peygamber konusunda olağanüstü ve mucizevi hikayeler uydurarak popülaritelerini artırma yönüne gitmişlerdir.[60] Bu konuda öne çıkan rivayetler Hz.Peygamber’in kainatın yaratılış sebebi olarak takdim edilmesidir. Bu düşünceyi ortaya çıkaran uydurma rivayetler şunlardır: “Sen olmasaydın bu kainatı yaratmazdım.”[61]“Adem su ile çamur arasında iken ben Nebi idim”[62] Bu rivayetler Yeni eflatuncu ve gnostik düşüncelerin etkisiyle “Allah’ın ilk yarattığı şeylerden kalem, akıl vb. şeylere alternatif olarak uydurulmuş olması muhtemeldir.[63]

Hz.Peygamber’in Allah’ın nurundan yaratıldığı düşüncesini öne çıkaran uydurma rivayetler Nur-ı Muhammedî fikrinin kaynağı olmuştur: “Cabir b. Abdillah anlatıyor: Ey Allah’ın Rasulü! Anam babam sana feda olsun, Allah’ın en evvel yarattığı şeyi bana söyler misin? Buyurdu ki Ey Cabir! Eşyadan önce kendi nurundan senin peygamberinin nurunu yarattı ve şöyle dedi: O nur Allah’ın kudretiyle dilediği yerlerde devredip gezerdi. O zaman ne levh, ne kalem, ne cennet, ne cehennem, ne melek, ne gök, ne güneş, ne ay, ne cin, ne de ins vardı. Hasılı mahlukattan hiç bir nesne yaratılmamıştı. Ondan sonra buyurdular ki: “Allah mahlukatı yaratmak istediği zaman da o nuru taksim edip dört parça yaptı: İlk parçadan kalemi yarattı. İkinci parçadan levhi yarattı. Üçüncü parçadan arşı yarattı. Dördüncü parçayı taksim edip dört parça yaptı. İlkinden gökleri yarattı. İkincisinden yerleri yarattı. Üçüncüsünden cennet ile cehennemi yarattı. Dördüncü parçayı yine taksim edip dört parça yaptı. Birincisinden mü’minlerin gözlerinin nurunu yarattı, ikincisinden kalplerin nurunu yarattı ki o Allah’ı bilmedir, üçüncüsünden dillerin nurunu yarattı ki o da kelime-i tevhiddir.”[64]

Bu anlayışın Kur’an’ın kozmogonisi ile hiçbir ilgisi söz konusu değildir. Bunun Gnostik-Maniheist kültürle, Yunan felsefesi veya Hristiyan kültürle etkileşim sonucu ortaya çıktığına ilişkin ciddi iddialar vardır. Gnostik –manihesit fikirlerin sufiliğe girişinin (III/IX asır sonları) ilk örneklerinden biri Hz.Muhammed’in “asli nur” olduğunu ihtiva eden nazariyedir. Bu nazariye İbn Arabi’nin fikirleri sayesinde sufiliğin bir ana doktrini haline gelmiştir. Daha sonra bu edebi ve tasavvufi eserlerde yaygınlaşarak geniş halk kitlelerine ulaşmış ve yerleşmiştir.[65]

Buraya kadar Müslümanların beşer üstü peygamber tasavvuru ve bu tasavvurun oluşmasındaki zihinsel altyapı irdelenmeye çalışılmıştır. Buna göre bugün İslam dünyasına egemen olan bu peygamber tasavvuru Kur’an’ın evren ve insan anlayışından uzak, akıl ve mantık dışı/ötesi ve mitolojik bir yapıya sahiptir. Epistemolojik ve metodolojik bakımdan ise Kur’an’a aykırı bilgi kaynaklarından, kaynağı ve sıhhati şüpheli nakil ve rivayetlerden beslenen, nakilci, seçmeci ve eleştirel olmaktan uzak, literalist bir niteliktedir.[66]

Netice itibariyle Ehl-i Hadis'in ortaya koyduğu Peygamber tasavvuru belki ortaçağda yaşayan Müslümanların ihtiyaçlarını karşılasa bile on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde böyle bir anlayışın sürekli gelişen ve değişen dünyaya paralel olarak bakış açıları ve dünya görüşleri farklılaşan modern insanın ihtiyacını karşılaması düşünülemez. Bu itibarla aslında farklı zaman dilimlerinin varlık/kozmoloji, fizik-metafizik anlayışları ve kültür perspektiflerine göre tasavvurlar da değişmektedir. Çünkü bunlar insan aklını oluşturan ve etkileyen faktörlerdir. Örneğin, mecazın ve efsanevî bakışın zihinlere egemen olduğu, varlıklar arası ilişkilerin sembollerle anlatıldığı bir zaman diliminin aklı için makul olanlar, bilimsel bakış açısının egemen olduğu modern zamanların aklı için son derece akıl dışı ve hayali gözükecektir.[67] Zira modern insanın varlık-kozmogoni anlayışı, ortaçağda yaşayan insanın varlık anlayışıyla aynı değildi. Modern insan olayları rasyonel bir temel üzerine oturtmakta, akıl ve bilgi eksenli bir dünya görüşüne sahip bulunmaktadır. Böyle bir dünyaya, attığı her adımda vahiy alan ve ona göre hareket eden, fiziki-biyolojik açıdan olağandışı bir yapıya sahip olan ve her hareketinde harikuladelikler ve mucizeler gösteren ve nurdan yaratılmış olup alemin yaratılış amacı olan kozmik bir şahsiyet şeklindeki bir Peygamber imajını kabul ettirmek mümkün değildir. İnsan üstü güçlerle donatılmış böyle bir peygamber tasavvurunun yeniden revize edilmesi, kritik bir analizle yeniden ele alması son derece hayatî önemi haizdir.

Tarihi süreç içerisinde Ehl-i Hadis’in etkisinde oluşmuş olan Peygamber tasavvuru yerine Kur’an ve Sahih sünnet/hadisler ışığında çağın ihtiyaçları çerçevesinde Kur’an merkezli Peygamber tasavvurunun oluşturulması elzemdir. Zira her alanda olduğu gibi Peygamber tasavvurumuzda da daha ilk asırlarda Kur’an’dan bir kopuş yaşanmıştır. Bu konuda Kur’an’a ve ona uygun Hz.Peygamber’in sünnetine ve siretine dönüş kaçınılmazdır. Bu tasavvur bünyesinde üç önemli unsuru barındırmalıdır. Birincisi, bu tasavvurda Hz.Peygamber’in olağanüstü özelliği olarak vahiy alan bir elçi olması dışında [68] mucizevî, efsanevî ve mitolojik niteliklerden arındırılmış olmasıdır. Çünkü bizzat Kur’an bir yandan Hz.Peygamber’in insan olduğunu vurgularken, diğer yandan müşriklerin ondan mucize taleplerini kesin bir dille reddetmektedir.[69] İkinci önemli husus da Peygamber tasavvurumuzda diğer bütün varlıkların bağlı olduğu gibi Hz.Peygamber’in de tabiî ve sosyal yasalara (sünnetullah) bağlı olduğunun kabul edilmesidir. Bir üçüncü önemli husus da Sünetin/hadislerin bir kısmı vahiy temelli olma ihtimaliyle beraber tamamının vahiy kaynaklı olmadığı gerçeğinin göz önünde bulundurulmasıdır. Bu üç önemli nokta yeni oluşturacağımız Peygamber tasavvurunun temel nirengi noktalarını teşkil etmelidir. Önerilen Kur’an merkezli peygamber tasavvurunun daha da geliştirilerek sistemli hale getirilmesi ve bununla İslam dünyasında bir zihniyet ve dünya görüşünün oluşturulması son derece önemli bir husustur.

Not: Bu tebliğ 21 Nisan 2007 tarihinde uluslararası Hz.Muhammed'i Tanıma ve Tanıtma  Sempozyumnda Ankara'da DSİ Salonunda ; 22 Nisan 2007 tarihinde "Dünya onu konuşuyor" Kutlu doğum sempozyumu, Atatürk Kültür Merkezi, Taksim-İstanbul'da sunulmuştır. 
________________________________________
[1] M. Hayri Kırbaşoğlu, Hz.Peygamber Tasavvurumuzun Dönüşümü: Paradigmadan Paragona’a, paragondan Kozmik İlke’ye, IV. Kutlu Doğum sempozyumu, 19-20 Nisan, 2001, Isparta, s. 129.
[2] 17, İsra, 90-94 ; 18, Kehf,110 ; 25, Furkan, 7,8; 41, Fussılet, 6 ; 14, İbrahim, 10,11; 21, Enbiya, 3 ; 23, Mu’minûn, 24, 25, 33, 34, 47 ; 26, Şuara, 154, 186 ; 36, Yasin, 15 ; 64, Teğabun, 6 ; 11, Hud, 27 ; 54, Kamer, 24.
[3] Hamidullah, İslâm Peygamberi, II, 956 ; Hüseyin Atay, İslam’ın İnanç Esasları, (Ankara, 1992 ) s. 190,191 ; Muhammed Desûkî, Nedvetu’s-Sirati’n-Nebeviyyeer-Rasulu kema Savvarahu’l-Kur’ânu’l-Kerîm, (Trablus,1395/ 1986) s. 168.
[4] 21, Enbiya, 7, 8.
[5] 25, Furkan, 7,8 ; 23, Mu’minun, 33, 34.
[6] 21, Enbiya, 34, 35 ; 29, Ankebut, 57; 39, Zumer, 30; Muslim, 43 Fadail 29, Hn: 109, (IV, 1823).
[7] Muhammed Abduh, Tevhid Risalesi, Fecr Yay. Ankara, 1986, s. 132.
[8] Kur’ân’ın pek çok yerinde Hz.Muhammed’in Allah’ın elçilerinin sonuncusu ve en büyüğü olmakla birlikte, önceki bazı peygamberlerin sözlü mesajlarını desteklemek ya da pekiştirmek için gösterildiği söylenen türden mu’cizeler gösterme gücüyle donatılmadığı ısrarla belirtilmiştir. Denebilir ki O’nun tek mu’cizesi: açıklığıyla, ahlaki kapsam ve mahiyetiyle kusursuz; insanlık tarihinin her çağına, her gelişim safhasına uyan; insanların hem duygularına hem akıllarına hitap eden; hangi ırktan ve hangi toplumsal katmandan gelirse gelsin her insana açık olan ve hem lafzıyla, hem de muhtevasıyla kıyamet gününe kadar değişmeden kalacak olan Kur’ân’ın kendisiydi ve bugün de böyle olmakta devam etmektedir. Muhammed Esed, Kur’ân Mesajı Meal-Tefsir, II, 572, 71. dipnot.
[9] 17, İsra, 90-93.
[10] 17, İsra, 93.
[11] Muhammed Esed, Kur’an Mesajı Meal-Tefsir, II, 572, 71. dipnot.
[12] 17 İsra 59; 6, En’am 7; 15, Hıcr 14, 15 ; 21, Enbiya, 5,6 ; 10, Yunus, 96, 97 ; 13, Ra’d, 31 ; 26, Şuara, 198, 199 ; 29, Ankebut, 50, 51.
[13] 29, Ankebut, 50, 51.
[14] 20, Taha, 133.
[15] 6, En’am, 109.
[16] 6, En’am, 111.
[17] 15, Hicr, 14, 15. 
[18] 6, En’am, 7.
[19] 15, Hıcr, 14, 15 ; 6, En’am, 7.
[20] 72, Cin, 20,21; 10, Yunus, 4
[21] 72, Cin, 22.
[22] 10, Yunus, 106 ; 26, Şuara, 213 ; 28, Kasas, 88.
[23] Hasan Ziyauddin Itır, a.g.e, s.224.
[24] 54, Kamer, 1-3.
[25] İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, VII, 472 ; eş-Şevkanî, Fethu’l-Kadîr, VII, 86.
[26] İbn Kesîr, a.g.e, VII, 472.
[27] Müfessirlerin bir kısmının ayın yarılmasının kıyamette olacağını ifade etmektedir. Fahreddin er-Razî,Mefatihu’l-Gayb, Beyrut, 1990, XV, 29 ; İzzet Derveze, a.g.e, II, 224.
[28] 74, Müddessir, 52-55, İzzet Derveze, Nuzül Sırasına Göre Kur’an Tefsirî, Ekin yay, İst, 1998, I, 366.
[29] Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, III, 1087 ; Süleyman Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, IX, 150-156.
[30] 16, Nahl, 1.
[31] 21, Enbiya, 1.
[32] eş-Şevkanî, Fethu’l-Kadîr, VII, 86 ; Tabatabaî, el-Mizan fî Tefsîri’l-Kur’an, Muessestu İsmailiyan, Kum, 1973, IX, 55.
[33] İzzet Derveze, Nuzül Sırasına Göre Kur’an Tefsiri, I, 366.
[34] 17, İsra, 1.
[35] İzzet Derveze, Kur’an’a Göre Hz.Muhammed’in Hayatı, (Çev: Mehmet Yolcu), Yöneliş, 1989, II, 223 ;Nuzül Sırasına Göre Kur’an Tefsiri, II, 328-329.
[36] 8, Enfal 9-12.
[37] 33, Ahzab, 9.
[38] İzzet Derveze, a.g.e, II, 225 ; Nuzul Sırasına Göre Kur’an Tefsiri, V, 334-335.
[39] İzzet Derveze, Nuzül Sırasına Göre Kur’an Tefsiri, I, 117.
[40] İzzet Derveze, a.g.e, I, 117.
[41] 68, Kalem, 4.
[42] 33, Ahzab, 21.
[43] M. Hayri Kırbaşoğlu, a.g.m, s. 130.
[44] İzzet Derveze, a.g.e, II, 27-28.
[45] Bu örneklerin detayları için bkz: H.Musa Bağcı, Hz.Peygamber’in Beşerî Yönü, AÜSBE, Ankara, 1999.
[46] Hatta bazıları Hz.Peygamber’in ruhu ile her şeye muttali olup, Allah’ın bildiği şeyleri dahi bileceğini ileri sürmüşlerdir. Bkz: Bünyamin Erul, Harputlu Abdülhamit Hamdi Efendi ve Hz.Peygamber’in Bilgisine Dair Bir Risalesi, FÜİF der. s. 6, 2001, Elazığ, s. 2, 12.
[47] M. Emin Özafşar, Hadisçilerin Peygamber Tasavvuru/Anlayışı, Diyanet İlmî Der. Ankara, 2000, s. 319.
[48] İbn Mulakkın, Gayetu’s-Sûl fî Hasâisi’r-Rasûl, Daru’l-Beşâiri’l-İslamiyye, (Thk: Abdullah Bahruddin Abdullah) Beyrut, 1414/1993, s. 272.
[49] Halil İbrahim Akbulut, Nübüvveti İspat Açısından Hissî Mucizeler, (Basılmamış Doktora Tezi) MÜİF, İst, 2001, s. 281-2 ; Krş: M. H. Kırbaşoğlu, a.g.m, s. 135.
[50] İbn Arrak, Tenzîhu’ş-Şerî’ati’l-Merfû’a ani’l-Ahbâri’ş-Şenî’ati’l-Mevzû’a, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1981, I, 379; el-Eş’arî’nin bu sözünü Kadı Iyaz nakletmektedir. Bkz: eş-Şifa I, 172.
[51] Bunyamin Erul, Harputlu Abdülhamit Hamdi Efendi ve Hz.Peygamber’in Bilgisine Dair Bir Risalesi, FÜİF der. Elaziğ, 2001, s. 18 ; Bu mukayeselerle ilgili örnekler için bkz: Erul, Uydurma Hadislerde Peygamber Tasavvuru, s. 423-424.
[52] Görmez, a.g.e, s. 65 (İbn Bedran, el-Medhal ila Mezhebi’l-İmam Ahmed, s. 88.)
[53] Musatafa es-Sibaî, es-Sunne ve Mekânetuha fi’t-Terşrîi’l-İslâmî, Beyrut, 1978, s. 47 ; Muhammed Accac el-Hatip, es-Sunne kable’t-Tedvîn, Kahire, 1971, s. 15.
[54] Ebû Şame el-Makdisî, el-Muhakkak, s. 47, 48 ; eş-Şevkânî, İrşâdu’l-Fuhûl, s. 56.
[55] el-Gazâlî, el-Menhûl min Ta’likâti’l-Usûl (ThkMuhammed Hasen Heytu), Daru’l-Fikr, Beyrut, 1998, s. 312 ; el-Aşkar, Ef’âlu’r-Rasûl, I, 226.
[56] el-Aşkar, a.g.e, I, 227 ; el-Arusî, Ef’âlu’r-Rasûl, s. 152.
[57] İ.Hakkı Ünal, İmam Ebu Hanife’nin Hadis Anlayışı ve Hanefî Mezhebinin Hadis Metodu, s. 109-114.
[58] İ.Hakkı Ünal, a.g.e, s. 117-122.
[59] İsmet konusundaki detaylar için bkz: H. Musa BAĞCI, a.g.t, s. 366-385.
[60]Bu konuda bkz: Bunyamin Erul, Uydurma Rivayetlerde Peygamber Tasavvuru, İslâm’ın Anlaşılmasında Sünnetin Yeri ve Değeri Sempozyumu, Ankara, 2003, s. 419-435.
[61] Muhammed Ali eş-Şevkânî, Fevâidu’l-Mecmû’a, (Kahire, 1380/1960) s. 326; Aliyyu’l-Kârî, a.g.e, s. 288; el-Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, II, 164; es-Sahavî’nin mevzu dediğine dair bkz: Muhammed Beşîr Zafir el-Ezherî, Tahzîru’l-Muslimîn mine’l-Ehâdîsi’l-Mevzû’âti ala Seyyidi’l-Murselîn, (Beyrut, 1406/1985) s. 162.
[62] Muhammed Beşîr Zâfir el-Ezherî, Tahzîru’l-Muslimîn mine’l-Ehâdîsi’l-Mevzû’âti ala Seyyidi’l-Murselîn,(Beyrut, 1406/1985) s. 159 ; Bedruddîn ez-Zerkeşî, et-Tezkire fi’l-Ehâdîsi’l-Muştehira, (Beyrut, 1406/1986) s. 172 ; el-Elbânî, Silsiletu’l-Ehâdîsi’d-Daîfe, I, 473 Hn: 303; Derviş el-Hût, Esne’l-Metâlib, s. 222.
[63] İgnaz Goldziher, Hadis’te Yeni Eflatuncu ve Gnostik Unsurlar, AÜİF der. Ankara, 1997, c. XXXVI, s. 405-421.
[64] el-Kastallânî, el-Mevâhibu’l-Ledünniye, I, 71,72; el-Aclûni, Keşfu’l-Hafâ, I, 265-6 Ramazanoğlu,Musahabe, IV, 7-8; Muhammed Nazım Kıbrısî, Tasavvufi Sohbetler, (İst, 1986) ss.17, 63, 92 Bu hadisin mevzu olduğuna dair bkz: el-Elbânî, Silsiletu’l-Ehâdîsi’s-Sahîha, I, 741 ; el-Bakıllani, el-İnsâf, (Beyrut, 1407/1986), s. 97 (Muhakkikin dipnotu) ; Leknevî, el-Asaru’l-Merfu’a, Beyrut, 1984, s. 43.
[65] H. Musa Bağcı, a.g.t, s. 385-406 ; Ahmet Yıldırım, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, TDV. Yay, Ankara, 2000, s. 114-121.
[66] Kırbaşoğlu, a.g.m, s. 136-7.
[67] M.Emin Özafşar, Hadisçilerin Peygamber Tasavvuru/Anlayışı, Diyanet İlmî Dergi, Hz.Muhammed Özel Sayısı, Ankara, 2000, s. 307-308.
[68] 2, el-Bakara, 159; 3, Ali İmran, 164; 16, Nahl, 43; 17, İsrâ, 93; 18, el-Kehf, 110; 21, el-Enbiyâ, 7, 107; 25, Furkan, 7; 33, Ahzab, 21, 40; 41, Fussilet, 6.
[69] 17, İsrâ, 59 ; En’am 7; 15, Hıcr 14, 15 ; 21, Enbiya, 5,6 ; 10, Yunus, 96, 97 ; 13, Ra’d, 31 ; 26, Şuara, 198, 199 ; 29, Ankebut, 50, 51.


www.musabagci.tr.gg





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:

PROF. DR.H. MUSA BAĞCI WEB SİTESİ
 
Facebook beğen
 
Reklam
 
ANLAMLI SÖZLER
 
BUGÜNKÜ HANEFİ FAKİHLERİ, TIPKI İMAM EBU HANİFE TAKLİTÇİLERİNİN MUŞAHHAS OLAYLAR ÜZERİNE VERİLEN HÜKÜMLERİ EBEDİLEŞTİRDİKLERİ GİBİ, KENDİ MEZHEBİNİN RUHUNA AYKIRI OLARAK İMAM EBU HANİFE'NİN YORUMLARINI EBEDİLEŞTİRMİŞLERDİR. BU İTİBARLA, İÇTİHAT KAPISININ KAPANMIŞ OLMASI, KISMEN FIKIH KAVRAMININ BİLLURLAŞMIŞ OLMASINDAN, KISMEN DE EMEVİLERİN ÇÖKÜŞ DÖNEMİNDE BÜYÜK DÜŞÜNÜRLERİ PUTLAR HALİNE GETİREN ZİHNİ TEMBELLİK YÜZÜNDEN MEYDANA GELEN EFSANEDİR. EĞER DAHA SONRAKİ ALİMLER BU EFSANEYİ SAVUNMUŞLARSA BUGÜNÜN İSLAM DÜŞÜNCESİ, BU GÖNÜLLÜ TESLİMİYETE BOYUN EĞMEK ZORUNDA DEĞİLDİR. (M. İKBAL, İSLAMDA DİNİ DÜŞÜNCE, S. 238)

"ŞU HSUSUSU GERÇEKLEŞTİRMEK VE İNSANLARI ONA ÇAĞIRMAK İÇİN BÜTÜN GÜCÜMLE ÇALIŞTIM. BUNLARDAN BİRİSİ, DÜŞÜNCEYİ TAKLİT ZİNCİRİNDEN KURTARMAK; DİNİ, TEFRİKAYA DÜŞMEDEN, İLK MÜSLÜMANLARIN ANLADIKLARI ŞEKİLDE ANLAMAK VE ONU AKLIN AŞIRILIKLARINDAN KORUMAKTIR. (ABDUH, TEVHİD, S. 49)
ANLAMLI SÖZLER
 
ŞİMDİ İNSAF EDELİM, BU RUH HALİ İLE BİZİM İÇİN TERAKKİ İMKANI VAR MIDIR? BİZ BU CEHALET VE TAKLİT KÖTÜLÜĞÜYLE ŞİMDİKİ MEDENİYETİN ŞİDDETLİ CEREYANLARINA KARŞI DİNİMİZİ, MİLLETİMİZİ NASIL MUHAFAZA EDEBİLİRİZ? MİLLET BU BATIL AN'ANELERDEN KURTARILMADIKÇA, İSLAM'IN ASLİ HAKİKATLERİ BÜTÜN SAFİYETİYLE AÇIĞA ÇIKARILMADIKÇA BEN BUNUN İMKANINI GÖREMİYORUM. TERAKKİNİN ESASI CEHALETTEN İLME, TAKLİTTEN TAHKİKE GEÇMEKTİR. CEHALETLE VE TAKLİTLE HİÇ BİR ZAMAN TERAKKİ EDEMEYECEĞİMİZ GİBİ, DİNİMİZİ DE MİLLETİMİZİ DE MUHAFAZA EDEMEYİZ. GENÇLERİMİZ DİNSİZ OLUYOR DİYE BUGÜN ŞİKAYET EDİYORUZ. ELBETTE OLURLAR. BİZİM ŞİKAYETE HAKKIMIZ YOKTUR. BÜGÜNKÜ MEDENİYETİN İLİM VE FENLERİNDEN AZ ÇOK NASİBİNİ ALMIŞ DİMAĞLAR, ARTIK HURAFE DİNLEYEMEZ. ONLARI İSLAMI'N KATİ HAKİKATLERİYLE AYDINLATMAK GEREKİR. (SEYYİD BEY, İSMAİL KARA'NIN TÜRKİYE'DE İSLAMCILIK DÜŞÜNCESİ KİTABINDAN S. I/225.)
Peygamber (s.av)'e Bakışımız
 
"İslam Peygamberini eski dünya ile modern dünyanın ortasında durmuş görmekteyiz. Hz.Peygamber (s.a.v) bildirmiş olduğu vahyin kaynağı bakımından eski dünyaya, fakat bildirmiş olduğu vahyin ruhu bakımından modern dünyaya bağlıdır. Onun gelişi ile hayat aldığı yeni istikamete uygun yeni kaynaklar keşfetmiştir."
Allame Muhammed İkbal

Hz.Peygamber'in bir insan, beşer peygamber olduğunu söylerken, onun sıradan ve standart bir insan olduğu anlaşılmamalıdır. Aksine o, yüksek karakteri ve sahip olduğu yüce ahlaki yapısıyla hem peygamberlik öncesi hem de sonraki yaşantısıyla "farklı" olduğu dikkatlerden kaçmamıştır. Onun farklılığı "tür farklılığı" değil, "nitelik ve kalite farklılığı"dır. Kur'an'ın açık ve kesin ifadelerine rağmen onu insanüstü göstermek, onu bir melek veya yarı-ilah seviyesine çıkaracak ifadeler kullanmak ona yapılabilecek en büyük haksızlıktır.
GÜZEL SÖZLER
 
"KANAATİMCE EVRENİN ÖNCEDEN DÜŞÜNÜLEREK YAPILMIŞ BİR PLANIN ZAMANLA BİLGİLİ BİR ŞEKİLDE İŞLEYİŞİ OLDUĞU YOLUNDAKİ GÖRÜŞTEN KUR'AN-I KERİM'İN GÖRÜŞÜNE DAHA YABANCI BİR ŞEY OLAMAZ" (MUHAMMED İKBAL )
.Hakikati bulan, başkaları farklı düşünüyorlar diye, onu haykırmaktan çekiniyorsa, hem budala, hem de alçaktır. Bir adamın "benden başka herkes aldanıyor" demesi güç şüphesiz; ama sahiden herkes aldanıyorsa o ne yapsın?
Daniel de Foe (Cemil Meriç, Bu Ülke adlı kitabından)

Kur'an'a göre seçilmiş halk ve ırk yoktur. Tek üstünlük ölçüsü, Allah'ın dinine bağlılıktır. İslam, insanları tek dil, kültür ve coğrafyada değil, tevhid inancı etrafında birleştirir ve ümmet fikrini telkin eder. İslam, Hıristiyanlığın mutlak ferdiyetçiliğini ve yahudiliğin ırkçılığını reddeder. Kur'an'a göre değer ölçüsü Allah'ın rızasına uygun güzel faaliyet ve davranışlarıdır (amel-i salih). Her etnik grubun insani ve yasal hakları korunmak suretiyle İslam kardeşliği ve eşitliği ilkesi temel olmalıdır. İslam kardeşliği ve eşitliği prensibine aykırı düşen ve ırkçılığı telkin eden rivayetlere ihtiyatla ve mesafeli yaklaşmak gerekir.

Ünlü bilgin Cahız der ki: Geçmişe körü körüne teslim olmak, taassuba, heva ve heves sahibi olmaya yöneltir. Atalara uymak, insanların aklını esir alır. insanları körleştirir, sağırlaştırır. Bu yüzden dini, nazar ve araştırma yolu ile öğrenmek gerekmektedir.

Tevekkül, toplumda yaygın anlayışa göre kişinin görev ve sorumluluğunu Allah'a fatura ederek tembellik, miskinlik ve uyuşukluk yapması değil, bilakis Kur'an'a göre insanın herhangi bir konuda kendi üzerine düşen sorumluluğu yerine getirdikten sonra akabinde ortaya çıkabilecek engellerin bertaraf edilmesi için Allah'a güvenmek ve dayanmaktır. (11, Hud, 123; 14, İbrahim 12 vd.)

Dinde zorlama yoktur. İnsana düşen öğüt, nasihat ve tebliğdir. Zorlama ve baskı ile gerçekleşen imana iman denilemez. İçselleştirilmiş, içten, sahici ve samimi iman gerçek imandır. Hz.Peygamber ve onun değerli ashabı bu sahici ve samimi iman sayesinde insanlık tarihindeki büyük değişim ve dönüşümü gerçekleştirmiştir.

Dua,insanın Allah ile iletişimidir. Kur'an, Allah'a yapılan duaların kişinin işlediği salih ameller tarafından Allah katına yükseltileceğini bildirir. (35, Fatır, 10) Duanın kabulü için amel-i salih esastır. Hz.Peygamber duasının kabul olması için dua etmeden önce sadaka vermeyi prensip edinmiştir. Türbelerden, evliya gibi zatlardan, diğer kişi ve gruplardan kendileri aracı yapılarak istekte bulunmak insanı şirke götürebilecek yaklaşımlardır. İnsanı Allah'a yaklaştıran sadece güzel faaliyet ve davranışlardır (amel-i salih).(maide 35; İsra 57).

İslam, sadece uygulanması gereken ilkelerden ibaret olmayıp, aynı zamanda nezaket, incelik, kibarlık ve centilmenliktir. (31, Lokman, 19; 49, Hucurat, 2-4).

Allah'ın varlığını ve her şeyin yaratıcısı olduğunu kabullenmek tevhidin en yüzeysel anlamıdır. Zira bu anlamda putların kendilerini Allah'a ulaştıracağını söyleyen ve Allah'ın varlığına inanan müşriklerin asgari anlamda tevhidi kabul ettikleri söylenebilir. Oysa ki İslam'ın gerçek anlamda tevhidden kastı, Allah'ın varlığını ve birliği ve her şeyin yaratıcısı olduğunu kabulle birlikte Allah'ı değer koyucu bir otorite olarak kabul edilmesi, yani onun peygamberler aracılığıyla gönderdiği mesajlara boyun eğilmesidir. İşte bir müşrik ile müslüman arasındaki temel fark budur.

Ahiret tövbe yeri değil, hesap verme yeridir. Tövbe fırsatı insana bir defa sadece dünya hayatında verilmiştir. Bu yüzden İslam karma, tenasuh veya yeniden dünyaya farklı varlıklar şeklinde gelme gibi anlayışları tasvip etmez, reddeder.
 
Bugüne kadar 179480 ziyaretçi (345884 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
webmaster: H.Musa BAĞCI