PROF.DR.H.MUSA BAĞCI WEB SİTESİNE HOŞ GELDİNİZ
   
 
  Hadis Tenkidi Nedir?

 

Tenkid kelimesi, Arapça’da ‘ne-qa-de’ (نقد) fiili para v.b. şeylerin iyisini kötüsünden bilip ayırt/temyiz etmeye denir. İn-te-qa-de (انتقد ) fiili bir şeyin kusurunu göstermek, ayıbını ortaya koymak demektir.Bir kelâmı tenkid etmek, içindeki kusurları ayıklayarak, sözdeki güzellikleri ortaya çıkartmak demektir.Tenkid edene münekkid denir.
Tenkid kavramı Türkçe’deki eleştiri kelimesiyle aynı anlamda olup iyiyi kötüden, sağlamı çürükten, doğruyu yanlıştan ayırmak, daha doğrusu kötü, çürük ve yanlışı eleyerek ayıklamak demektir. Aynı zamanda tenkid, bir eser, kişi veya olay hakkında hüküm yürütme, iyi ve kötü taraflarını ortaya koyma anlamına da gelir. [1] Görüldüğü gibi tenkid, kusurlu (ayıplı) olan bir şeye müdâhale edip, doğrusunun ve hatasız olanın ortaya çıkması yönünde bir düzeltme (tashih) çabasıdır.
Dolayısıyla kelime günlük dilde olumsuz anlamının ağır basmasına rağmen, özünde olumlu bir mana taşımaktadır. Konu kaynak tenkidi olunca var olan bir eser veya kaynak hakkında hüküm vermek ve iyi ve kötü taraflarını ortaya koymak söz konusudur. Konu hadis tenkidi olursa bu durumda hadisin sahihini sakîminden ayırd etmek, doğrusunu yanlışından ayırmak, Hz.Peygamber’e atfedilen kötü, çürük ve yanlış olan hadisleri ayıklamak anlamı söz konusu olur. Bu kısa açıklamadan sonra şimdi sened ve metin tenkiyle ilgili değrlendirmelre geçebiliriz.
 
Hadis metnini bize ulaştıran râvî zincirine sened/isnad denildiği malumdur. Sened üzerinde yapılan incelemeye ve bu inceleme sonucunda ravilere ve sened zincirine yönelik değerlendirme ve tenkitlere kısaca sened veya isnad tenkidi denilmektedir. Sened bizi hadis metnine ulaştıran bir araç olduğu için bu aşamada yapılan incelemeye şeklî tenkit veya dış tenkit de denilebilir.
Sened üzerinde yapılacak bir incelemede ilk önce râvî silsilesinde bir kopukluk olup olmadığına bakılır. Eğer kopukluk varsa bu kopukluğun önemi ve şekline göre hadis, çeşitli isimlerle anılır. Bu tür senedi kopuk olan hadislerin tamamı zayıf sayılır ve dini bir delil olarak kabul edilmez.
Sened muttasıl ise o zaman ravilerin durumu incelenmeye başlanır. Sened tenkidinin en önemli ve ağırlık kısmı burasıdır. Raviler tek tek ele alınarak, cerh ve ta’dil kitaplarından durumları incelenir. Hangi dönemde yaşadıkları, kimlerden hadis aldıkları, kimlere rivayette bulundukları ve hadisi öğrenmek için nerelere gittikleri belirlenir. Cerh ve ta’dil bilginlerinin onlar hakkındaki kanaatleri öğrenilir. Eğer bu kanaatler, senetteki tüm raviler için olumlu ise o takdirde hadis sahih sayılır. Senedeki râvîlerin biri, birkaçı ya da tamamı için olumsuz nitelemeler yapılmışsa, o hadisin zayıf ya da uydurma olduğu anlaşılır.[2] Sened tenkidinin mahiyeti ile ilgili bu bilgileri verdikten sonra sened tenkidinin tarihte ilk defa ne zaman kullanıldığına dair değerlendirmelere değinmek yerinde olacaktır.
Hadis vaz’ına karşı cerh ve ta’dil hareketiyle birlikte başladığına şüphe bulunmayan isnad, İslâm’a has olan ve râvî isimlerini zikretmek suretiyle haberin ilk kaynağına kadar inmek imkanını veren bir rivayet sistemidir. İsnadın başlangıcını bize gösteren Muhammed b. Sirin’in sözünü hatırlamakta fayda vardır. Tabiûn alimlerinden Muhammed İbn Sîrîn (33/110) şöyle der: “Önceden isnad sormuyorardı; fakat fitne vaki olunca ravilerinizin isimlerini bize söyleyin demeye başladılar. Bu suretle sünnet ehlinden olanlara bakılır ve onların hadisi alınır, bid’at ehlinden olanlara bakılır ve onların hadisleri de alınmaz oldu.” demiştir.[3] İbn Sîrîn’in bu sözünden hareketle isnad fitne zuhur ettikten sonra başlamıştır.[4] Muhammed b. Sîrîn bahsettiği bu fitnenin hangi fitne olduğu konusunda açık bir bilgi vermemiştir. Ama Geleneksel İslâm bilginleri bir isnaddaki ravilerin incelenmesinin fitnenin başlangıcı olarak kabul edilen Hz.Osman’ın öldürülmesiyle başlayan olayların tarihi olan 35/656 tarihinden hemen sonra ihdas edilmiş bir kıstas olduğunda ittifak etmişlerdir.[5] Çağdaş bazı alimler ise bu rivayetteki fitneden kastın Emevi Halifesi Abdülmelik b. Mervan’ın (65-68) hilafetinden iki sene önce Hicaz’da Emevi idaresine karşı ayaklanan ve hilafetini ilan eden Abdullah b. Zubeyir (63-73) hareketi olduğunu ileri sürmektedirler.[6] Bu hareket Haccac b. Yusuf’un başarılı askeri harekatıyla 73/692 tarihinde sona ermiştir. Buna göre isnad sistemi Abbasi döneminden itibaren gelen kaynaklarda, iddia edildiği üzere 35/656 tarihinde Osman’ın öldürülmesinin ardındaki tarihten ziyade, H.I./VII.asrın 70 li senelerinin ilk başlarında ortaya çıkmıştır. Bu görüşün gerekçesi de şudur: fitne kelimesiyle Osman’ın öldürülmesinin ardından ortaya çıkan karışıklıklar olması mümkün değildir. Çünkü İbn Sirin henüz çocukken meydana gelen bir olaydan ziyade, yetişkinlik çağı dönemi süresince cereyan eden bir hadiseye işaret etmektedir. Zira İbn Sirin Hz.Osman öldürüldüğünde henüz 2 yaşındadır. O doğmadan önce meydana gelmiş ya da çocuk yaşlarındaki bir zamanda olmuş bir hadiseden kesinlikle bahsetmiyordu. Bilakis o, ömrünün yetişkinlik döneminde vukua gelmiş bir hadiseye işaret etmekteydi. Dolayısıyla İbn Sirin’in ifadesindeki fitne kelimesini İbn Zübeyir’in isyanından başka bir olaya hamletmek mümkün değildir.[7] Joseph Schacht ise İslam’da ilk büyük siyasi fitnenin Emevi Halifesi Velid b. Yezîd b. Abdilmelik’in 126/744 senesinde öldürülmesiyle gerçekleştiğini ifade eder ve isnadın başlangıcını da bu fitneyle birlikte başlatır. O, İbn Sirin’in ölüm tarihi hicrî 110 olması sebebiyle ondan gelen bu rivayetin uydurma olduğu neticesine varır. Her halükarda ona göre düzenli isnad uygulamasının hicrî II.asrın başlangıcından daha erken olduğunu gösterecek hiç bir gerekçe bulunmamaktadır.[8] Shacht, her nedense İbn Sirin’in vefatından 16 sene sonra vukua gelen bir dahili karışıklığı düşünmüş, fakat onun orta yaşlarında cereyan eden dahili harbi hesaba katmamıştır. İbn Sîrîn’in şahid olduğu ve rahatlıkla hakkında haber verebileceği fitneleri terk edip, onun vefatından sonra cereyan eden hâdiseleri düşünmek, hadiste tenkid faaliyetinin bu kadar erken başlayabileceğini kabul edememenin bir neticesi olsa gerektir. Nitekim, ifadesinin sonunda da muntazam bir isnad tatbikinin, ikinci asrın başlarından daha eski olabilmesinin mümkün olmadığını ifade etmesi de bunu desteklemektedir.[9]
            Gerek bu dahili harpler, gerekse fetihlerin çoğalması, Müslüman topraklarının genişlemesi ve İslâm’a Fürs, Rum, Berberi ve daha bir çok karışık unsurların girmesi, kurulu düzeni sarsmaya kafi geldi. Her karışık unsur, kendi çıkarı için hadis uydurmaktan çekinmedi. Halk ise bu hadislerin sahihini sakîminden ayırt edecek durumda değildi. İşte bu durum hadisçileri harekete geçirdi. Sahih hadislerin uydurma hadisler arasında kaybolmasını önlemek amacıyla her hadis râvîsinden güvenilir birer sened istemeye başladılar. Hadisçiler geliştirilen bu yöntem sayesinde hadislerin bize, doğru ve güvenilir bir şekilde intikalini gerçekleştirmeye çalıştılar.[10]
            Burada Malik b. Enes ‘in açıkladığına göre hadis isnadını ilk tatbike koyan kişinin İbn Şihab ez-Zuhrî olduğunu belirtmek gerekir. O aynı zamanda hadisi ilk tedvin eden kişi olma unvanını elde etmiş biridir. ez-Zuhrî’nin isnad tatbiki konusundaki titizliği şu örneklerden de açıkça görülmektedir: Medine’de İshak b. Abdiilah, ez-Zuhrî’nin meclisine oturmuş, “Rasulullah buyurdu ki” diyerek hadis rivayet etmeye başlamıştı. ez-Zuhrî onu hemen durdurmuş ve “Sana ne oluyor Allah seni kahretsin Ya İbn Ebi Ferve! Allah’a karşı bu cür’etin nedir? Hadisini isnad et. Bize ipi ve halkası omayan hadisleri rivayet ediyorsun” diyerek azarlamıştır.[11] Başka bir örnek de el-Velid b. Muhammed’in naklidir: ez-Zuhrî ile birlikte Ebu Hazim’e uğramıştık. “Hz.Peygamber şöyle buyurdu” diyerek hadis nakletmeye başlayınca, ez-Zührî ona şöyle dedi: “Ne o, ipi ve halkası olmayan hadisler görüyorum.”[12]
            İbn Şihab ez-Zuhrî’nin isnadı Şam hadisçileri arasında yayması ve onu ciddi bir şekilde hadis rivayetinde kullanılmasını sağlamış olmasını gösteren şu rivayet de önemlidir. el-Velid b. Muslim’in nakline göre “Şam halkı, “Rasululah şöyle buyurdu” diyerek hadis rivayet ederdi. ez-Zuhrî onlara “Ya Ehle’ş-Şam! Ne oluyor ki hadislerinizi ipsiz ve halkasız görüyorum” diye hitap ettikten sonra herkes isnad kullanmaya başladı.”[13] Medine’den Şam’a müteaddit defalar gidip gelen ez-Zuhrî’nin Medine’de isnadı ihmal eden bazı şahısları ikaz etmesine rağmen, diğer tarafta, bütün Şam halkına aynı ikazı yöneltmiş olmasıdır. Medine’de isnad bilindiği halde Şam’da bilinmemektedir. Görüldüğü gibi ez-Zuhrî, ikazlarıyla Şah ehli arasında da isnad kullanılmasını sağlamıştır.[14] Bunun dışında Muhammed b. Sîrîn Ebu kılabe (104/722)’den hadis nakleden Eyyüb isimli bir zata isnad sorduğu, kendisine isnadsız rivayet edilen hadisleri kabul etmediği kaynaklarda zikredilmektedir. Abdullah b. Mübarek’in kendisine nakledilen bir hadisin isnadındaki şahısları, Hz.Peygamber’e varıncaya kadar tek tek sorarak isnaddaki kopukluğu ortaya çıkarması, eş-Şa’bî (103/721)’nin kendisine nakledilen bir hadisn, her ravisine kimden aldığını sormak suretiyle isnadı sahabiye kadar dayandırması hadis tarihinde sıkça raslanan örneklerdir.[15]
Görüldüğü gibi rivayetleri isnad etme ve isnadını araştırma faaliyeti hemen hemen hicri asrın ortalarından sonra başlamış ve gittikçe yaygınlaşarak gelişmiştir. Bilhassa Ebu’l-Aliye (90/708) İbrahim en-Nehaî (94/714) eş-Şa’bî (103/721) Muhammed İbn Sîrîn (110/728) İbn Şihab ez-Zührî (125/742) gibi hicrî birinci asrın ikinci yarısının son üçte birlik diliminde yaşayan büyük tabiiler tevrinde isnada verilen ehemmiyet, isnad faaliyetinin ne kadar erken başladığını göstermektedir. [16]
Hicrî I. asrın ikinci yarsında küçük çapta başlayan ravi incelemesi ve isnat tenkidi, hızla gelişerek sonraki asırlarda, konuyla ilgili çok geniş bir literatürün doğmasına yol açmıştır. O yüzden ciltlerle dolusu râvî tanıtımları ve değerlendirmelerine yer veren biyografi kitapları derlenmiştir. Bu kitaplarda hadis râvîlerinin doğum-ölüm tarihleri, yaşadıkları ve ilim yolculukları yaptıkları yerler, hocaları-öğrencileri, güvenilir olup olmadıkları konusunda, hicrî II.asırdan itibaren nakledilen bilgi ve değerlendirmeler yer almaktadır. Bu çaba sonucu özellikle hicrî II.asırdan itibaren hadis uydurma faaliyetlerinde bulunanların büyük bir kısmı tespit ve teşhir edilmiş ve bunlardan hadis alınmamasına dikkat edilmiştir. Ancak hicrî I.asır içerisinde üretilen ya da yanlışlıkla Hz.Peygamber’e dayandırılan bir çok rivayetin isnat tetkiki ve tenkidi yoluyla ayıklaması yapılamamıştır. Çünkü bu asırda hadislerin isnatlı olarak rivayeti tam olarak yerleşmediği için bilerek veya bilmeyerek doğrudan Hz.Peygamber’e dayandırılan rivayetler, sözlü ve yazılı olarak II. asra intikal etmiştir. Bu dönemden itibaren, hadis kitaplarının son şeklini aldığı III. asra kadar devam eden bu aktarımda, senette görülen boşluklar zamanla doldurulmuş, I. asırda kötü niyetli kişilerin uydurdukları bazı haberlerle, yanlışlıkla Hz.Peygambere atfedilen rivayetler, senedleri sağlam olduğu düşüncesiyle sahih kabul edilmiştir.[17]
Konuya başlamadan önce metin tenkidinden neyin kastedildiğini izah etmekte yarar vardır. Metin tenkidi, bir hadisin –veya genel anlamda bir rivayetin- Hz.Peygamber’e ait olup olmadığını sözün kendisine bakarak karar vermektir. Daha teknik bir ifadeyle metin tenkidi, hadislerin -ya da rivayetlerin- sahihini sakîminden ayırmak için başvurulan bir yöntemdir.[18] Metin tenkdi ile ilgili faaliyetleri daha İslam’ın ilk dönemlerine kadar götürmek mümkündür. Zira başta Hz.Aişe olmak üzere Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mes’ud vb. fakih olan sahabîler biribirlerni unutma, yanılgı-hata, tereddüt-sanı (vehim) eksik işitme ve nakletme, yanlış duyma, iyi belleyememe, kastı anlayamama, yanlış anlama, yanlış yorumlama, doğru ifade edememe gibi yönlerden eleştirmişlerdir. 
Hz.Aişe sahabe arasında hadisleri tenkid metodunu en fazla kullanan ve bu konuda öne çıkmış kadın sahabilerden biridir. Onun sahabeye istidraklerini dile getiren eserler bile yazılmıştır. ez-Zerkeşî’nin el-İcâbe li îradi mâ’stedrekethu Aişe ale’s-Sahâbe adlı eseri ile es-Suyutî’nin Aynu’l-İsabe fî İstidraki Aişe ale’s-Sahabe adlı eseri onun sahabeye yönelttiği eleştirileri ve dolayısıyla hadislerin metin açısından tenkidini konu almaktadır.[19] Hz.Aişe’nin metin tenkidine ilişkin birkaç örnek vererek konuyu izah etmek faydalı olacaktır. Hz.Aişe Miraç gecesinde Hz.Peygamber’in Rabbini zahiri olarak gördüğü şeklindeki hadisi Allah’ın “Gözler onu idrak etmez, o gözleri idrak eder”[20] sözüne dayanarak reddetmiş ve kim Muhammed’in isra gecesinde Rabbini gördüğünü iddia ederse, Allah’a büyük bir iftira etmiş olacağını ifade etmiştir.[21] Burada Hz.Aişe’nin hadis metnini değerlendirirken Kur’an’a arz metodunu uyguladığı görülmektedir.
“Namazı kadın, eşek ve köpek bozar” hadisi Ebû Hureyre ve Ebû Zer el-Gıfarî tarafından rivayet edilmiştir.[22] Bu rivayet Hz. Aişe’ye sorulduğu zaman reddetmiş ve bir tarikte şöyle demiştir: Bizi eşeklere ve köpeklere benzettiniz! Allah’a yemin ederim ki, Rasulullah ile kıble arasında uzanmış yatıyorken onun namaz kıldığını gördüm. Bazen ihtiyacım oluyor, Rasulullah’a eziyet vermemek için oturmak istemiyordum ve ayakları arasından sıyrılıp çıkıyordum.”[23] Bir başka rivayette Aişe “Kadın kötü bir hayvan mıdır? Ben Hz.Peygamber namaz kılarken onun önünde cenazenin musallaya konuluşu gibi uzanırdım,”[24] demiştir. Diğer bir rivayette “Bizi eşekler ve köpeklerle denk tutmanız ne kadar da kötüdür,”[25] şeklinde geçmektedir. İbn Hacer’e göre Hz.Aişe, sadece önden geçişlerde değil, bütün hallerde kadının namazı bozacağı düşüncesini reddetmiştir.[26] Dolayısıyla Ebû Hureyre ve Ebû Zer el-Gıfarî’nin bu rivayette hata ettikleri ortaya çıkmaktadır.
Bazı Sahabîlerin Hz.Peygamber’in sözlerini doğru işitmedikleri ve bundan dolayı başkalarına yanlış naklettiklerini gösteren örnekler vardır. Alkame’den rivayet edildiğine göre Hz.Aişe bir grup insanla otururken Ebû Hureyre gelmiştir. Hz.Aişe, Ebû Hureyre’ye “Hapsettiği, ancak doyurmadığı ve sulamadığı için ölümüne sebep olduğu bir kedi nedeniyle kadının birinin cehennemde azap çektiğini rivayet eden sen misin? diye sordu. Ebû Hureyre: “Ben bunu Rasulullah’tan işittim” dedi. Hz.Aişe “Kadının durumunu biliyor musun” deyince, Ebû Hureyre “Hayır” dedi. Bunun üzerine Hz.Aişe şu açıklamayı yaptı: “Bunu yapan kadın kafirdi; Mümin, Allah nezdinde bir kedi yüzünden azaba uğramayacak kadar şereflidir. Ey Ebû Hureyre! Rasulullah’tan hadis rivayet ettiğinde ne rivayet ettiğine bir bak.”[27] ez-Zerkeşî, kitabının başka bir yerinde bu hadisi İbn Mes’ud’a atfederek nakletmekte, gerek hadis metni, gerekse Hz. Aişe’nin eleştiri ifadeleri mana olarak birbirine benzemektedir.[28]
Bu örnekler sahabenin kendi arasında metin tenkidi faaliyetinin uygulandığını göstermektedir. Onlar bir hadisin sahihini sakîminden ayırt etmek için, başka bir ifadeyle naklin sıhhatini tespitte hiçbir zaman birbirlerini eleştirmekten çekinmemişlerdir. Zira onların tek gayesi din olarak kabul ettikleri hadisin sıhhatini tespit etmektir. İbnu’s-Salâh’ın da ifade ettiği gibi cerh ve ta’dil konusunda ilk araştırma ve soruşturmayı yapan sahabedir. Ancak bazı sahabîlerin hadis metnine yönelik bu tutumu, müteakip tabiûn döneminde de yankısını bulmuş, onlar hadis, eser, haber denildiğinde kastedilen şeyin “metin” olduğunu anlamışlar ve hadisin metnine önem vermişlerdir.[29] Fakat bu hassasiyet sonraki nesillere tam olarak aksetmemiş, isnad tatbiki ve tenkidinin ön plana çıkmasıyla metin tenkidi neredeyse göz ardı edilmiştir.[30] Hadis ilminin altın çağı kabul edilen h. III. asırda her hangi bir hadis için mesela et-Tirmizî (274/887) “Bu hadis sahihtir”, “Bu hadis sahih hasen’dir”, “Bu hadis garibtir” dediğinde kullandığı hadis kavramının metinle bir ilişkisi yok gibidir. Bunlar senedin nitelikleridir. Ancak zamanla bu fark, gözden kaçırılmış ve senedin bir niteliği olarak ortaya konan vasıflar, rivayetlerin metinlerine de teşmil edilmiştir. Ali b. el-Medînî (234/848) İlelu’l-Hadîs’inde ve el-Hakim en-Nîsaburî Ma’rifetu Ulûmi’l-Hadîs’inde hasen ve sahih’in kullanılışına bakıldığında, onların bu kavramları senedle ilgili olduklarını açık bir biçimde gösterdikleri görülecektir. Tıbî (743/1342) “Hadisçiler, hadisin sıhhati konusunda kendisine dayandıkları için (ravi zincirine) sened denilmiştir” derken, hadisin senedden ibaret görüldüğü espirisinden hareket etmektedir. Aynı şekilde hadisin sahih ve zayıf oluşu bakımından değerlendirilmesi işleminde, nadiren metnin dikkate alındığının belirtilmesi de bundan ileri gelmektedir.[31]
Görüldüğü gibi hadis tekniği bakımından kıymet hükümlerinin üzerinde odaklaştığı şey, rivayetin senedidir. İçeriği ne olursa olsun, bir hadisin senedindeki ravilerin güvenilir olması hadisin sıhhati için yeterli sayılmıştır. Bu da pek çok zayıf ve uydurma hadisin İslâm’ın bünyesine girmesine ve din olarak kabul edilmesine yol açmıştır. Bunun için hadis metnine yönelik kriterlerin yeniden ele alınması ve canlandırılması kaçınılmaz bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır.  


[1] Tenkid ve eleştiri kelimeleri için bkz: Mehmet Doğan, Temel Büyük Türkçe Sözlük, s. 222, 760.
[2] İsmail Hakkı Ünal, Hadis, s. 64-65.
[3] Muslim es-Sahih, I, 15.
[4] Koçyiğit, a.g.e, s. 176-177.
[5] G.H.A. Juynboll, Oryantalistik Hadis Araştırmaları (Makaleler), s. 39, 41.
[6] Juynboll, Nabia Abbott ve Fuat Sezgin’in de bu görüşte olduğunu belirtmektedir bkz: Juynboll, a.g.e, s. 50.
[7] Juynboll, a.g.e, s. 64-65 ; J. Robson, The İsnad in the Muslim Tradition, s. 22 ; Horovitz de İsnadın tarihinin İbn Şihab ez-Zurî’den daha eski olduğunu, ondan önceki alimler, raviler ve müdevvinlerin isnadı kullandığını ve tereddütsüz isnadın hadis literatürüne girmesinin hicretin ilk yüzyılınmın son üçte birinde vuku bulduğunu ifade etmektedir. Salahattin Polat, Hadis Araştırmaları, s. 28 (Horovitz, Alter und Ursprungs des Isnad, s. 43’den naklen).
[8] Juynboll, a.g.,e s. 40 (Shacht, The Origins of Mohammedan Jurisprudence, s. 36-37’den naklen).
[9] Koçyiğit, Hadis Tarihi, s. 168. (693.dipnot) ; Salahattin Polat, Hadis Araştırmaları, s. 24.
[10] Koçyiğit, Hadis Usûlü, s. 82.
[11] Koçyiğit, a.g.e, s. 179 (el-Hakim, Marifetu Ulumi’l-Hadis, s. 6).
[12] Koçyiğit, a.g.e, s. 179 (İbn Kesir el-Bidaye, IX, 345; Ebu Nuaym, Hılye, III, 365.).
[13] ez-Zehebî, Tarihu’l-İslam, V, 148.
[14] Koçyiğit, a.g.e, s. 180.
[15] Polat, Hadis Araştırmaları, s. 23.
[16] Polat, a.g.e, s. 23.
[17] Ünal, Hadis, s. 66.
[18] Hayri Kırbaşoğlu, Hadis Metodolojisi, s. 42.
[19] Bu konuda yazılmış makaleler için bkz: Mehmet Said Hatipoğlu, Hz.Aişe’nin Hadis Tenkidçiliği (Müslüman Kültürü Üzerine), Kitabiyât, Ankara, 2004, ss. 13-27 ; Bünyamin Erul, Hz.Aişe’nin Sahabeye Yönelttiği Eleştirler (Giriş kısmı), ss. 25-49.
[20] 6, En’am, 103.
[21] el-Buhârî, 65 Tefsîr 53/1 (VI, 50); Muslim, 1 İmân 287, (I, 159); et-Tirmizî, 48 Tefsîr 53, Hn: 3278, (V, 368).
[22] Muslim, 4 Salât 50, Hn: 265, 266, (I, 365) ; Ebû Davud, Salât 107, Hn: 702, (I, 187) ; et-Tirmizî, Salat 253, Hn: 338, (II, 161).
[23] el-Buhârî, 8 Salât, 99 (I, 128); 8 Salât 102, (I, 130); 8 Salât 104, (I, 130); 8 Salât 105, (I, 130); 8 Salât 108, (I, 131); Muslim, 4 Salât 51 Hn: 270, (I, 366) ; Ebû Davud, 2 Salât 112, Hn: 713, (I, 457).
[24] Muslim, 4 Salât 51, Hn: 269, (I, 366) ; Ebû Davud, Salât 109, Hn: 710-714. (I, 189).
[25] Muslim, 4 Salât 51, Hn: 271, (I, 367); Ebû Davud, Salât 109, Hn: 712, (I, 189).
[26] İbn Hacer, Fethu’l-bârî, I, 589.
[27] Ebû Davud et-Tayâlisî, el-Musned, s. 199, Hn: 1400 ; Ahmed, a.g.e, II, 519.
[28] ez-Zerkeşî, a.g.e, s. 120-121.
[29] İbrahim en-Neha’î (96/714): “Ben bir hadis dinlerim, alınacak kısmına bakar, onu alırım, geri kalan kısmını ise terk ederim” derken kullandığı hadis kelimesi, isnada değil, ‘metne’ işaret etmektedir. İbn Sa’d, et-Tabakât, VI, 272; İbn Receb, Şerhu İleli’t-Tirmizî, (thk: S. Es-Semerrâ’î, Beyrut, 1985, s. 237; Özafşar, Hadis ve Kültür Yazıları, s. 18 (35.dipnot).
[30] Salahattin Polat, Hadis Araştırmaları, İnsan Yay, İst, s. 157-229.
[31] Özafşar, a.g.e, s. 19 (Hüseyin b. Muhammad Tîbî, el-Hulâsa fî Usuli’l-Hadis, s. 30’dan naklen) ; es-San’ânî, Tavdih, I, 8.




Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: xxx, 13.04.2016, 12:16 (UTC):
Begenmedim hic anlasilir degil

Yorumu gönderen: merve, 10.03.2015, 23:31 (UTC):
çok teşekkürler

Yorumu gönderen: seher baz, 27.04.2014, 22:35 (UTC):
hocam sınavıma faydalı olacagını ümit ediyoum

Yorumu gönderen: rabia, 08.04.2014, 05:56 (UTC):
hadis konuları çoook iyiiiii.

Yorumu gönderen::29.08.2011, 17:25 (UTC)
hadisdostu
hadisdostu
Kapalı

kolay gelsin



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:

PROF. DR.H. MUSA BAĞCI WEB SİTESİ
 
Facebook beğen
 
Reklam
 
ANLAMLI SÖZLER
 
BUGÜNKÜ HANEFİ FAKİHLERİ, TIPKI İMAM EBU HANİFE TAKLİTÇİLERİNİN MUŞAHHAS OLAYLAR ÜZERİNE VERİLEN HÜKÜMLERİ EBEDİLEŞTİRDİKLERİ GİBİ, KENDİ MEZHEBİNİN RUHUNA AYKIRI OLARAK İMAM EBU HANİFE'NİN YORUMLARINI EBEDİLEŞTİRMİŞLERDİR. BU İTİBARLA, İÇTİHAT KAPISININ KAPANMIŞ OLMASI, KISMEN FIKIH KAVRAMININ BİLLURLAŞMIŞ OLMASINDAN, KISMEN DE EMEVİLERİN ÇÖKÜŞ DÖNEMİNDE BÜYÜK DÜŞÜNÜRLERİ PUTLAR HALİNE GETİREN ZİHNİ TEMBELLİK YÜZÜNDEN MEYDANA GELEN EFSANEDİR. EĞER DAHA SONRAKİ ALİMLER BU EFSANEYİ SAVUNMUŞLARSA BUGÜNÜN İSLAM DÜŞÜNCESİ, BU GÖNÜLLÜ TESLİMİYETE BOYUN EĞMEK ZORUNDA DEĞİLDİR. (M. İKBAL, İSLAMDA DİNİ DÜŞÜNCE, S. 238)

"ŞU HSUSUSU GERÇEKLEŞTİRMEK VE İNSANLARI ONA ÇAĞIRMAK İÇİN BÜTÜN GÜCÜMLE ÇALIŞTIM. BUNLARDAN BİRİSİ, DÜŞÜNCEYİ TAKLİT ZİNCİRİNDEN KURTARMAK; DİNİ, TEFRİKAYA DÜŞMEDEN, İLK MÜSLÜMANLARIN ANLADIKLARI ŞEKİLDE ANLAMAK VE ONU AKLIN AŞIRILIKLARINDAN KORUMAKTIR. (ABDUH, TEVHİD, S. 49)
ANLAMLI SÖZLER
 
ŞİMDİ İNSAF EDELİM, BU RUH HALİ İLE BİZİM İÇİN TERAKKİ İMKANI VAR MIDIR? BİZ BU CEHALET VE TAKLİT KÖTÜLÜĞÜYLE ŞİMDİKİ MEDENİYETİN ŞİDDETLİ CEREYANLARINA KARŞI DİNİMİZİ, MİLLETİMİZİ NASIL MUHAFAZA EDEBİLİRİZ? MİLLET BU BATIL AN'ANELERDEN KURTARILMADIKÇA, İSLAM'IN ASLİ HAKİKATLERİ BÜTÜN SAFİYETİYLE AÇIĞA ÇIKARILMADIKÇA BEN BUNUN İMKANINI GÖREMİYORUM. TERAKKİNİN ESASI CEHALETTEN İLME, TAKLİTTEN TAHKİKE GEÇMEKTİR. CEHALETLE VE TAKLİTLE HİÇ BİR ZAMAN TERAKKİ EDEMEYECEĞİMİZ GİBİ, DİNİMİZİ DE MİLLETİMİZİ DE MUHAFAZA EDEMEYİZ. GENÇLERİMİZ DİNSİZ OLUYOR DİYE BUGÜN ŞİKAYET EDİYORUZ. ELBETTE OLURLAR. BİZİM ŞİKAYETE HAKKIMIZ YOKTUR. BÜGÜNKÜ MEDENİYETİN İLİM VE FENLERİNDEN AZ ÇOK NASİBİNİ ALMIŞ DİMAĞLAR, ARTIK HURAFE DİNLEYEMEZ. ONLARI İSLAMI'N KATİ HAKİKATLERİYLE AYDINLATMAK GEREKİR. (SEYYİD BEY, İSMAİL KARA'NIN TÜRKİYE'DE İSLAMCILIK DÜŞÜNCESİ KİTABINDAN S. I/225.)
Peygamber (s.av)'e Bakışımız
 
"İslam Peygamberini eski dünya ile modern dünyanın ortasında durmuş görmekteyiz. Hz.Peygamber (s.a.v) bildirmiş olduğu vahyin kaynağı bakımından eski dünyaya, fakat bildirmiş olduğu vahyin ruhu bakımından modern dünyaya bağlıdır. Onun gelişi ile hayat aldığı yeni istikamete uygun yeni kaynaklar keşfetmiştir."
Allame Muhammed İkbal

Hz.Peygamber'in bir insan, beşer peygamber olduğunu söylerken, onun sıradan ve standart bir insan olduğu anlaşılmamalıdır. Aksine o, yüksek karakteri ve sahip olduğu yüce ahlaki yapısıyla hem peygamberlik öncesi hem de sonraki yaşantısıyla "farklı" olduğu dikkatlerden kaçmamıştır. Onun farklılığı "tür farklılığı" değil, "nitelik ve kalite farklılığı"dır. Kur'an'ın açık ve kesin ifadelerine rağmen onu insanüstü göstermek, onu bir melek veya yarı-ilah seviyesine çıkaracak ifadeler kullanmak ona yapılabilecek en büyük haksızlıktır.
GÜZEL SÖZLER
 
"KANAATİMCE EVRENİN ÖNCEDEN DÜŞÜNÜLEREK YAPILMIŞ BİR PLANIN ZAMANLA BİLGİLİ BİR ŞEKİLDE İŞLEYİŞİ OLDUĞU YOLUNDAKİ GÖRÜŞTEN KUR'AN-I KERİM'İN GÖRÜŞÜNE DAHA YABANCI BİR ŞEY OLAMAZ" (MUHAMMED İKBAL )
.Hakikati bulan, başkaları farklı düşünüyorlar diye, onu haykırmaktan çekiniyorsa, hem budala, hem de alçaktır. Bir adamın "benden başka herkes aldanıyor" demesi güç şüphesiz; ama sahiden herkes aldanıyorsa o ne yapsın?
Daniel de Foe (Cemil Meriç, Bu Ülke adlı kitabından)

Kur'an'a göre seçilmiş halk ve ırk yoktur. Tek üstünlük ölçüsü, Allah'ın dinine bağlılıktır. İslam, insanları tek dil, kültür ve coğrafyada değil, tevhid inancı etrafında birleştirir ve ümmet fikrini telkin eder. İslam, Hıristiyanlığın mutlak ferdiyetçiliğini ve yahudiliğin ırkçılığını reddeder. Kur'an'a göre değer ölçüsü Allah'ın rızasına uygun güzel faaliyet ve davranışlarıdır (amel-i salih). Her etnik grubun insani ve yasal hakları korunmak suretiyle İslam kardeşliği ve eşitliği ilkesi temel olmalıdır. İslam kardeşliği ve eşitliği prensibine aykırı düşen ve ırkçılığı telkin eden rivayetlere ihtiyatla ve mesafeli yaklaşmak gerekir.

Ünlü bilgin Cahız der ki: Geçmişe körü körüne teslim olmak, taassuba, heva ve heves sahibi olmaya yöneltir. Atalara uymak, insanların aklını esir alır. insanları körleştirir, sağırlaştırır. Bu yüzden dini, nazar ve araştırma yolu ile öğrenmek gerekmektedir.

Tevekkül, toplumda yaygın anlayışa göre kişinin görev ve sorumluluğunu Allah'a fatura ederek tembellik, miskinlik ve uyuşukluk yapması değil, bilakis Kur'an'a göre insanın herhangi bir konuda kendi üzerine düşen sorumluluğu yerine getirdikten sonra akabinde ortaya çıkabilecek engellerin bertaraf edilmesi için Allah'a güvenmek ve dayanmaktır. (11, Hud, 123; 14, İbrahim 12 vd.)

Dinde zorlama yoktur. İnsana düşen öğüt, nasihat ve tebliğdir. Zorlama ve baskı ile gerçekleşen imana iman denilemez. İçselleştirilmiş, içten, sahici ve samimi iman gerçek imandır. Hz.Peygamber ve onun değerli ashabı bu sahici ve samimi iman sayesinde insanlık tarihindeki büyük değişim ve dönüşümü gerçekleştirmiştir.

Dua,insanın Allah ile iletişimidir. Kur'an, Allah'a yapılan duaların kişinin işlediği salih ameller tarafından Allah katına yükseltileceğini bildirir. (35, Fatır, 10) Duanın kabulü için amel-i salih esastır. Hz.Peygamber duasının kabul olması için dua etmeden önce sadaka vermeyi prensip edinmiştir. Türbelerden, evliya gibi zatlardan, diğer kişi ve gruplardan kendileri aracı yapılarak istekte bulunmak insanı şirke götürebilecek yaklaşımlardır. İnsanı Allah'a yaklaştıran sadece güzel faaliyet ve davranışlardır (amel-i salih).(maide 35; İsra 57).

İslam, sadece uygulanması gereken ilkelerden ibaret olmayıp, aynı zamanda nezaket, incelik, kibarlık ve centilmenliktir. (31, Lokman, 19; 49, Hucurat, 2-4).

Allah'ın varlığını ve her şeyin yaratıcısı olduğunu kabullenmek tevhidin en yüzeysel anlamıdır. Zira bu anlamda putların kendilerini Allah'a ulaştıracağını söyleyen ve Allah'ın varlığına inanan müşriklerin asgari anlamda tevhidi kabul ettikleri söylenebilir. Oysa ki İslam'ın gerçek anlamda tevhidden kastı, Allah'ın varlığını ve birliği ve her şeyin yaratıcısı olduğunu kabulle birlikte Allah'ı değer koyucu bir otorite olarak kabul edilmesi, yani onun peygamberler aracılığıyla gönderdiği mesajlara boyun eğilmesidir. İşte bir müşrik ile müslüman arasındaki temel fark budur.

Ahiret tövbe yeri değil, hesap verme yeridir. Tövbe fırsatı insana bir defa sadece dünya hayatında verilmiştir. Bu yüzden İslam karma, tenasuh veya yeniden dünyaya farklı varlıklar şeklinde gelme gibi anlayışları tasvip etmez, reddeder.
 
Bugüne kadar 179480 ziyaretçi (345854 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
webmaster: H.Musa BAĞCI