PROF.DR.H.MUSA BAĞCI WEB SİTESİNE HOŞ GELDİNİZ
   
 
  Prof.Dr. Fuat Sezgin ile Söyleşi

Prof. Dr. Fuat SEZGİN ile Söyleşi

Mustafa SEKİLİ

Prof.Dr.Fuat Sezgin Söyleşisinin Videosu için Tıklayınız...  

 Sayın Hocam, öncelikle, İslâm Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi’ni, İstanbul’a, Türkiye’ye kazandırdığınızdan dolayı size kalbî teşekkürlerimi sunuyorum. Duygularınızı öğrenmek istiyorum, bu konuda neler söylemek istersiniz?

Bu konuda ya çok şey söylenir ya da hiçbir şey söylenmez. Ortasını nasıl bulayım.Evvela içimde bir his var. Müslümanlar ilimler tarihindeki muazzam yerlerini   bilmedikleri için yahut müthiş yanlış şeyler bildikleri için Avrupa Dünyası karşısında büyük bir aşağılık duygusu içindeler. Benim amacım onlara ecdatlarının, atalarının ilimler tarihindeki muazzam yerini öğretmek, onları bu aşağılık duygusundan kurtarmaktır ve onları yapıcı yapmaktır. Benlik duygusu vermek. İşte bu mânâda Frankfurt’ta bir müzemiz var. Fakat tabi orada binamız küçük. Senede aşağı yukarı o müzeyi 30 bin kişi ziyaret ediyor; fazla değil. Fakat  İstanbul gibi bir yerde dünyanın büyük şehirlerinden biri olan ve dünyanın coğrafi bakımdan merkezi sayılabilecek bir yerde olan İstanbul gibi bir şehirde böyle bir müzeyi kurmak tabii çok benim istediğimi hedefe götürme bakımından çok isabetli bir şey. Ben mesela zamanla bu müzenin birkaç milyon insan tarafından, Türkler tarafından, turistler tarafından ziyaret edileceğini ümit ediyorum ve birkaç sene sonra İslâm Dünyası’nda bir değişiklik meydana geleceğini temenni, arzu ediyorum ve tahmin ediyorum. Onun için bu müzeyi kurmak kolay değildi. Fakat ben bu zahmeti üzerime aldım. Allah razı olsun. Mesela belediye başkanımız bize böyle bir bina hemen kolaylıkla verdi. Türk Hükümeti bunun finansmanını sağladı. Sayın başbakanımız da bu hususta çok uzak görüşlülük gösterdi ve bu müze açıldı. İnşallah bundan sonra insanların, Türklerin, Avrupalıların, Arapların hizmetinde olur.

İnşallah Hocam. Sizden kaynaklanmayan nedenlerden dolayı üniversiteyi bırakmak durumunda kaldınız ve Almanya’ya gittiniz. Şöyle geçmişe dönüp baktığınızda, o günkü Türkiye ile bugünkü Türkiye arasında bir fark var mı?

Türkiye tabii büyüdü nüfus bakımından. İktisadî bakımdan gelişti. Türkiye’de benim ayrıldığım zaman aşağı yukarı iki üniversite vardı. Bugün seksenin üzerinde üniversite var. Bu sayı bakımından tabii. Birçok bakımdan Türkiye’de gelişme oldu. Buna rağmen Türkiye’de o seneyi söylüyorum. Türkiye o zaman da maziyi unutan bir belde idi. İnsanları maziyi bilmiyorlar; aşağılık duygusu içindeydiler Avrupa Medeniyeti karşısında. Bu bakımdan büyük bir değişme olduğunu zannetmiyorum. Fakat burada beni çok üzen bir değişmeden ziyade menfi mânâda bir gelişme var; o da Türkiye’de insanlar daha çok galiba bana öyle geliyor ki materyalist olmaya başladılar. Türkiye’de herkesin şikâyet ettiği bir realite var. O da insanların vefasız olmaya başladığı, insanların bazılarının, çoğunun yalan söylediği… Yani ahlakî bakımdan Türkiye’de bir geriliğin olduğundan herkes şikâyet ediyor. Şikâyet edenler de kendilerini görmeden şikâyet ediyorlar. Fakat bu geriliğin bana kalırsa  bir uçuruma doğru bir gidiş şeklinde olan geriliğin üzerinde içtimaî, sosyal bir realite olarak durulmuyor. Benim için memleketimin, milletimin istikbali bakımından bazen uykumu kaçıracak şekilde bir dehşet konusu oluyor bu. Türkiye’deki bu menfi gelişme. Müspet gelişmeler de var. Onun yanında bu menfi gelişmeyi duyuramazsak, bunun sebepleri üzerinde durmazsak, buna çare aramazsak; bilmiyorum memleketimizin 20 sene sonraki geleceği nasıl görünür, bunu  ben tasavvur edemiyorum.  

Türkiye’deki üniversiteler bilimsel makale, eser üretme konusunda uluslararası standartların çok gerisinde. Sizce bunun sebepleri nelerdir?

Bunun sebebi umumiyetle ilimler bakımından, yaratıcılık bakımından bizim ülkemiz İslâm Dünyası’nın bir parçası olarak 16. yüzyılın sonlarından sonra gerilemeye başlamıştır. İslâm Dünyası’ndan alınan ilimler, 500 senelik alma işinden sonra Avrupa’yı bir önderlik durumuna geçirmiştir. Bu hâlâ devam ediyor. Türk münevverleri bunları 17. yüzyıldan itibaren Avrupa’nın daha önde olduğu realitesini yavaş yavaş görmeye başladılar ama bu Avrupalıların önderliğinin nereden geldiğini bilemiyorlardı. İslâm Dünyası’ndan geldiğini bilmiyorlardı. Eğer vaktiyle bilselerdi 17. yüzyılın başlarında bunun çaresi bulunabilirdi. Bu gerilik 400 sene gittikçe artmaya başladı. Buna ilaç bulunsaydı çare verir denildi. Bunun  üzerinde 19. yüzyıldan itibaren düşünülmeye başlandı. Zaten bu realite görüldü fakat bunun sebepleri üzerinde durulmadığından sebepleri hiçbir zaman bilinmedi. Cumhuriyet Devri’ne gelindi. Cumhuriyet Devri’nde bunu en iyi gören Atatürk oldu. Atatürk bunu değiştirmek istedi. Tamamıyla o reformların zaruretine inanıyordu ama sebeplerini bilemiyorlardı. Yani  Atatürk tüm zekasına rağmen, kabiliyetine rağmen bir bilim tarihçisi değildi. Ona yardım edecek bilim tarihçileri yoktu. Reformlar yapılıyordu. Fakat bu reformların neden yapıldığı bilinmiyor, reformları taşıyan insanları değiştirmek lazım geliyordu. Bu hususta fazla bir çare aranmıyordu. Türkiye’nin içinde yaşayan Türkler bunu bir cesaret mevzusu sanırlar ama ben Türkiye’nin dışında yaşayan bir Türk olarak bunun üzerinde duruyorum. Durmak, milletimin  kaderi üzerinde düşünmek benim varlığımın bir mânâsıdır. Buna yabancı kalamam. Mesela Atatürk din ve dünya işini ayırdı. Tamamıyla kabul ediyorum; ayırmak lazım. Seküler devlet, laik bir devlet kurmak istiyordu, kabul.  Bunun yanında dinin varlığını inkâr edemezdi, etmedi de. Diyanet İşleri Başkanlığı kurdu, bunu da kabul ediyorum. Fakat bu Diyanet İşleri’nin, mesela o zaman din işlerini üzerine alan insanların da geliştirilmesi lazım geldiği hakikatini gözden kaçırdı bizim Türkler veya Atatürk kaçırdı. Ama Atatürk’ün yanında birçok insan vardı, bunları ihmal etmeyeceklerdi. Üniversiteler üzerinde duruldu ama o zaman da çok gelişmiş bir İlâhiyat Fakültesi’nin zaruretine o gün inanmadılar. Ondan sonra gelen  İnönü Dönemi’nde 1949 senesinde Türkiye’de ilk defa İlâhiyat Fakülteleri kuruldu. Çok gecikilmişti. O zaman  ne kadar Türkiye’de üniversitede reform gerekiyorsa din işlerini üzerine alacak insanların da reforma ihtiyacı olduğunu ve onları yetiştirenlerin çaresine bakılması zarureti üzerinde durulmadı. Halbuki  Türk milletinin  büyük bir kısmı Müslüman olduğuna göre, İslâm dininin ahlaki prensipleri vardır. Bu prensipleri din adamları Müslümanlara uygulatacaktır. Bunları ulaştıracak insanlar, din adamı yok. Din adamı Türkiye’de bugüne kadar hatta -gücenmesin yine de beni dinleyecek din adamları- sadece camilerde ibadetten bahsediyorlar, cennet-cehennemden bahsediyorlar. Fakat İslâm’ın muazzam içtimai bir müessese olduğunu, onun ahlaki prensipleri olduğunu din adamları bilmiyorlar. Bilmedikleri için insanlara tesir edemiyorlar. Bunun hakikaten üzerinde durma vaktinin çoktan geldiğini hatta geçmekte olduğunu hatırlatmak istedim.

Çok doğru. Sizi, bilim tarihi, özellikle de İslam bilim tarihi sahasında çalışmaya iten sebepler nelerdi? Niçin bu alanda çalışmayı seçtiniz?

Ben bu bilgileri öğrenmeye 1943 senesinde başladım. Daha sonra İstanbul Üniversitesi’nde dünyanın en büyük müsteşriki tesadüfen bulunuyordu. Zaten de ünlüydü. Ona gittim. Onun talebesi oldum. O bana dünyaya bakan başka gözler kazandırdı. O çok zor bir adamdı. Kısa zamanda diller öğrenmemi zaruret hâline soktu, kırbaçladı. Bu kırbaçların tesiri altında bazı dilleri öğrendim. Kendisi tamamen  bilimler tarihi âlimi olmamakla beraber bilimler tarihi sahasında kendine ulaşan bilgileri azar azar bana ulaştırdı. O zamanlar bilimler tarihini öğrenmek merakı bende hâsıl olmuştu. Tam bir bilimler tarihçisi olma işine Almanya’ya ilk gittiğim 1953 senesinde merak bende o zaman uyanmıştı. Frankfurt Üniversitesi’nde bilimler tarihi derslerini takip ettim. Türkiye’ye döndükten sonra bilim tarihçisi olmaya karar verdim. İstanbul Üniversitesi’nde bilimler tarihi okutmaya başladım. İstanbul Üniversitesini yahut umumiyetle üniversiteyi terk edip Frankfurt’a, Almanya’ya gitmek zarureti, kaderi  ortaya çıkınca artık tamamıyla bilimler tarihini seçtim. Bilimler tarihi sahasında yeni bir fabrikasyon, doçentlik yaptım. Böylece bilimler tarihçisi olma yoluna girdim yavaş yavaş.   Ben o arada İslam-Edebiyat tarihi yazıyordum, bunu zamanla İslâm bilimler tarihi haline çevirdim ve bugüne kadar yazdığım İslâm bilimler tarihinin, yakınlarda 14. cildi çıkacak; bunun her cildinde İslâm bilimlerin madde sahasını yazmaya çalıştım, gayret ettim. Tabii bunları yaparken daima kendi araçlarımla yapmadım. Çok sahalarda, çok oryantalistler var. Onlar çok tetkik etmiş vaziyetteler  Müslümanların sahalarını, işlerini. Onları toplayarak, onları okuyarak, tanıyarak kısmen onlara erişerek, kısmen de kendi araştırmalarımla İslâm bilimlerinin tarihini yazıyorum.


Din-Felsefe, Din-Bilim ilişkisi konularındaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyim?

Müslümanlar nasıl yaptılarsa öyle yapmak lazım. Müslümanlar mesela Bîrûnî adında bir adam; bilgin, Müslümandı, dindardı. Bir taraftan dindar, Müslüman olan diğer insanlar gibi, öbür taraftan bilimle uğraşıyor, matematikle uğraşıyor, astronomiyle uğraşıyordu. Nebat ilmiyle uğraşıyorlardı. Yani dinle bilimin birbiriyle uzlaşmasını kabul etmek lazım. İslâm Dünyası’nda böyleydi. Öyle olduğu için de Müslümanlar birçok din sahaları, bir de  bilim adamı tiplerine kavuşuyorlardı. Bugün de onları taklit edersek bir sürü iş yapmanın yolunun başında kendimizi görürüz.

Müslüman filozofların Kur’an’dan hareketle bir felsefe ortaya koyduklarını düşünüyor musunuz?

Öyle olanlar var, mesela Gazali öyle bir tipti ama onlar felsefeyi Yunanlılardan aldıkları şekilleriyle onu  işlediler. Bunu  bazen  dinden tamamıyla uzak tutarak yaptılar. Tevile başladılar. Bazen  felsefeyle dinin arasını bulmaya çalıştılar. Bazen de bununla uğraşmadan felsefe ilmini müstakil bir ilim olarak geliştirmeye çalıştılar.

Bugünkü Müslüman düşüncenin genel durumu hakkında neler söylemek istersiniz?

Bizim İslâm Dünyası ilimler bakımından Avrupa’ya mukayeseyle çok geri. Arada muazzam bir mesafe var. Bu mesafeyi kapatmak lazım. Bunun için üniversiteleri geliştirmek lazım. Üniversitelerde modern ilimlerle meşguliyetin seviyesini yükseltmek lazım. Bunlar en iptidai çareler. Önce maddi yollar kat edildikten sonra büyük eserlerle uğraşmak yoluna girmek. Ama henüz ondan uzağız daha. Çok iptidai bir merhaledeyiz.

Bir konuşma başlığınızdan hareketle sormak istiyorum. İslâm Kültür Dünyası’nın İlimler Tarihi’ndeki yeri nedir? Kısaca anlatabilir misiniz?

Müslümanların dünyada kültür yapıcı olan bilimlerin seviyesine çok uzak bir mesafe gösteren kültür dünyaları var. Bunlardan mesela, Babilonyalılar öyleydi. Mısırlılarda öyleydi.      Yunanlılar da onların en ilerlemişidir. Fakat biz umumiyetle Yunanlıları biliyoruz ama bu bilimlerin nerden geldiğini bilmiyoruz. Bundan sonra, bir atlıyor bugünkü bilimler tarihi. Yunanlılardan Avrupa’ya atlanıyor. Rönesans diye uydurma bir tarih var. Bu uydurma tarihi bir tarafta bırakarak bugünkü araştırmaların neticelerine bakınca ki çok daha az biliyoruz. Çok iyi şeyler keşfedilmiş ama mevzunun çok küçük bir kısmı bu. Bakıyoruz İslâm Kültür Dünyası, yaratıcı kültür dünyalarından birkaçından biri. Tabii. Mesela Yunanlılarla mukayese edince, bugünkü modern bilimlerle mukayese edince bunlar birbirinden ayrı şartlar içerisinde ortaya çıktıkları için onların gelişmeleri, gayretleri, hamleleri birbirine benzemiyor. O şartları göz önüne alarak ben, şahsen bilimlerin İslâm Dünyası’nda Yunanlılarda olduğu kadar -en aşağı o kadar-  büyük mesafe kat ettiğine inanıyorum.

Saygıdeğer üstad, 16. yüzyıldan itibaren İslâm Kültür Dünyası, sizin tabirinizle bir yıpranma dönemine girdi. İslâm Kültür Dünyası’nın duraklaması ve gerilemesinin sebepleri nelerdir?

Bunu çok izah edemeyeceğim. Bu oldukça zor akademik bir problem. Ama şu kadarını söyleyeyim. Bütün medeniyetler muazzam, muayyen bir gelişmeden sonra ihtiyarlıyorlar. Muhtelif sebepler ortaya çıkıyor.  Mesela Yunanlılarda ortaya çıktı. Muazzam gelişmeden sonra bir duraklamaya girdiler. İslâm Dünyası’nın, İslâm’ın, bilimler tarihi sahnesine çıkışı sırasında Bizanslılar Yunan ilimlerini temsil ediyorlardı. İslâm Dünyası’nın ortaya çıkması esnasında Yunan ilimleri, -zaten biraz duraklama başlamıştı-  Bizanslıların elinde aşağı yukarı ihtiyarlama safhasına girmişti. Düşününüz ki Bizanslılar Yunanca biliyorlardı; dilleri Yunancaydı., bütün Yunanca kitaplar İstanbul’da bulunuyordu ve İskenderiye’de bulunuyordu. Yunanlıların ve Bizanslıların hakim olduğu yerlerde. Fakat onlar artık bu şartlardan faydalanamıyorlardı. Müslümanlar Yunanca bilmedikleri halde mütercimlerin çevirdiği kitaplara dayanarak, bunları geçmeye başladılar 9. asrın başlangıcından itibaren. Ne oldu? İşte bu tarihi sebepler, İslâm’ın ortaya çıkışı; artık Yunan ilimlerinin başka bir kültür dünyasında devam etmesinin sebebi oldu. Böyle bu şekilde de –ben teferruata, misallere girmeyeceğim.- İslâm Dünyası, Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün şaşalı devrine rağmen artık siyasi bakımdan Avrupalıların, İslâm Dünyası’ndan aldığı vasıtalarla daha ileriye gitmesi ve İslâm Dünyası’nın şansını gittikçe daraltması, küçültmesi sebebiyle oldu. Yani tarihi bir vakıa olarak anlıyorum ben. Bu tarihi vakıaları tabii saysam çok uzun sürer.

Amerika’nın Müslümanlar tarafından Kristof Kolomb’dan önce keşfedildiğini bilimsel olarak ortaya koydunuz. Kısaca anlatabilir misiniz?

Müslümanların amacı Avrupa’nın batısından Asya’nın doğusuna ulaşmaktı. Ki onlar dünyanın yuvarlak olduğunu biliyorlardı. Evvela Müslümanlar 8. asrın sonunda biliyorlardı ki dünya yuvarlaktır. Halife Me’mun zamanında ekvatorun uzunluğunu ölçmeye çalıştılar ve aşağı yukarı ekvatorun 40.000 km. olduğunu tespit ettiler ve bugün bildiğimiz ekvatorun uzunluğu Halife Me’mun’un coğrafyacılarının buldukları neticeye dayanıyor.  Onlar şu halde Avrupa ile Asya arasındaki okyanus üzerindeki mesafenin ne kadar uzun olduğunu biliyorlardı. Yaklaşık 25.000 km. filan, derece olarak da 200 derece civarında filan. Buna rağmen 10. yüzyılda Avrupa’nın batısından Asya’nın doğusuna ulaşmaya güç yetireceklerdi. Bu hususta Mesudî adındaki büyük bir âlim; Mır’at az-Zaman –kaybolmuş olan- adlı  kitapta  “Bütün bu gayretlerin tarihini yazdım.” diyor bize kalmış olan bir kitabında. Bunu onlar yazıyorlar. Bakıyoruz, Müslümanlar normal gidiyorlar, bir muayyen yere ulaştıktan sonra dönen bir adamın ismini bile veriyorlar.  Ondan sonra mütemadiyen Müslümanlar çalıştılar. Mühim olan budur. Asya ile Avrupa arasındaki mesafenin uzunluğunu tam bilerek Asya’ya ulaşma gayreti oluyor. Müslümanlar bunu bilerek 14. asra kadar muhtelif çıkışlar yaptılar. Bunun neticelerini çok iyi bilmiyoruz ama onların miladi 1420 senesinde bir Arap gemisinin Afrika’nın kıyılarını dolaşarak bugünkü Amerika dediğimiz kara kütlesinin doğusuna ulaştığını sadece İtalyan haritasının notlarından buluyoruz. Oraya ulaştılar. Bir de Kristof Kolomb’un kendisi zaten elinde bir haritayla gittiği görülüyor. Bu haritanın 1470-77 senesinde İtalya’dan Portekiz’e gönderilen bir harita olduğunu da biliyoruz. Mühim olan Cava diliyle yazılmış, Portekiz diline dahi çevrilmiş bir Brezilya haritası var. Cava dilinde 1511-12  senesinde çizilmiş bir harita var. Bu, Müslümanların yaptığı bir harita. Bu haritayı bugün modern bir haritayla yan yana bakınca enlem ve boylam dereceleri tasavvur edilemez bir derecede hakikate uygundur. Bunu İslâm Dünyası’ndan başka bu devirde yapacak başka bir kültür dünyası yok. Enlem-boylam derecelerini ancak Müslümanlar hakikate yakın bir derecede ölçebiliyorlardı. Sonra Portekizlilerin kendileri bunun bir Müslüman haritası olduğunu  kaydediyorlar. Daha birçok deliller var. Mühim olan onların navigasyon, denizcilik üssü, uzun okyanus mesafelerini ölçebilme metotları, imkânları... Onları çok iyi biliyoruz kalmış olan kitaplarından. Onları insan tanıdıktan sonra  Amerika’nın keşfedilmesinin normal bir şey olduğunu artık kabul etmekte zorluk çekmiyoruz. Müslümanlar Afrika’nın doğusuyla Sumatra’nın batısı arasındaki mesafeyi aşağı yukarı bugünkü hakikate uygun bir şekilde 15. asırda ölçebiliyorlardı. Onların metotlarını biliyoruz.


“Bilginin İslâmileştirilmesi” konusundaki yaklaşımları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bilginin İslamîleştirilmesi(!?), bakınız bunu alamıyorum bile yani. İlmin İslamîleştirilmesi(?)  Burada Franz Rosenthal diye bir Yahudi oryantalisti şöyle diyor; “Müslümanlar ilmi ulvî olarak ele aldılar. Dünyevi, faydacı tarafıyla değil de ilme ilim olarak inandıkları için bu ilim onlarda çok erken  ve derin olarak genişleme imkânı bulmuştur.” İslâm, ilim yani. Söyledim ama bazı yerlerde, yine söylüyorum: Biz İslâm Bilimleri tarihini çok az biliyoruz. Tüm bu efsanelerden kendimizi kurtarmamız lazım.


İslâm’a göre bilginin kaynağı nedir?

Bilimdir.

İslâm Dünyası’nda Kur’an’ı bilimsel gelişmelerin sonuçlarıyla tefsir etme çalışmaları var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Ben buna tamamıyla aykırıyım. Kur’an bir bilim ansiklopedisi değil. Kur’an insanlara yeni bir iman, yeni bir ahlak getirir. Bir din kitabıdır. İlâhi bir kitaptır. Bu hedefinde muvaffak olmuştur. Fakat onun getirdiği yeni bir atmosfer var. O, bu ilmin başka kültür dünyalarından alınanlara nispetle çok ileriye gitmesini sağlamıştır. Budur benim için bir mühim olan.

Kur’an’a yaklaşım noktasında nasıl bir yorumbilim metodu öneriyorsunuz?

Ben bu hususta fazla düşünmüyorum. Mesela, şunu söyleyeyim, böyle bir kitap, tefsir bir Mısırlı tarafından yazıldı. Avrupa’da bir problem oldu, hatırlayınız, bilmem haberiniz var mı benim kızım böyle bir tefsiri  biraz daha geliştirmeye, işlemeye başladı dil bakımından falan. Bu bazı münakaşaların konusu oluyor. Bu zaruri. Buna inanıyorum ama benim saham değil bu. Ben Müslümanların bilimler tarihindeki hazinelerini keşfetmeye çalışıyorum. Bu bir insanın ömrünün kâfi gelmeyeceği bir iş. Onun için -ben inanan bir insanım- Kur’anı, ilahi kitapları kabul ediyorum. Ona dokunmuyorum ben.

Bilimler Tarihi’nin bir bütün olduğunu ve bilim tarihçisinin, bütünü meydana getiren parçaları gerçeğe uygun şekilde tam bir objektivite ile değerlendirmesi ve tanıtmasını öneriyorsunuz. Sizce bugün bilim tarihçilerinde böyle bir bilimsel ahlâk var mı?  

Henüz yok. İlimler Tarihi bu kadar gelişmedi. Bilimler Tarihi Avrupa’da çok geç başladı. Rönesans’la maalesef ortaya çıkan tamamen yanlış düşünce, İlimler Tarihi’nin gelişmesine mani oldu. İlk Bilimler Tarihi’nin İslâm Dünyası’nda yazıldığını biliyor musunuz? İbn-i Nedim adında bir Müslüman ilk Bilimler Tarihi’ni yazdı. Adı Fihrist’ul-Ulûm (Bilimlerin Katalogu) diyor ama mühim olan; Çinlilerden, Hintlilerden, Yunanlılardan, bütün kültür dünyalarından o zaman bahsedebiliyordu. Bugünkü yazılan bilimler tarihi, öncüllerini bilmiyorlar. İlk Bilimler Tarihinin İslâm Dünyası’nda yazıldığını bilmiyorlar. Mesela, şu kadarını söyleyeyim, Alman bir bilim tıp tarihçisi hanım bundan 40–50 sene evvel İbn-i Usaybiye Tıp Tarihi’ni aldı. O Tıp Tarihi’nde İbn-i Usaybiye diyor ki “Biz filan kültür dünyasının tıbbı öbürlerinden daha iyidir, öbürlerinde yoktur, diyemeyiz. Her kültür dünyasının  tıbbı, tıp bilimi vardır. Tüm bunlar en sonunda bir bütün teşkil ederler.” Böyle bir fikir miladi 13. yüzyılda ileri sürülmüş bu fikir ancak Avrupa’da 20. yüzyılda bir daha ortaya çıkma şansını kazanmıştır. Tüm bunları maalesef bilmiyorlar. Arapça bilmeyen bir bilimler tarihçisi hanım bunu yazdı ve onun yazdığını da bilen insan az. Ben bunları size 13–14 yıldır hazırladığım kitapta toplamaya çalışıyorum. İnsanların  şuur sahasına geçirmek lazım.

Buhari’nin kaynakları çalışmanızda Batı ve İslâm Dünyası’nda birçok yanlış yaklaşımı ortaya koydunuz ve moda tabirle bu konudaki ezberleri bozdunuz. Bu konudaki yaklaşımınızı kısaca özetler misiniz?

Yaklaşımları derken ona nasıl geldiğimi mi soruyorsunuz? Onu anlatmak uzun bir hikâye. Herkes gibi ben de Buhari okuyunca, mesela şu şekilde onlarda isnatlar vardır, metinler vardır. İsnat şundan ibarettir. Diyor ki; “falan bana anlattı, öbürü diyor öbürü de bana anlattı, haber verdi.” Bunları bugün insanlar bilmiyorlar, Ezher’deki âlimler bile belki sözde anlıyorlar. Şifahi kaynaklar; o ona anlatıyor, o öbürüne anlatıyor, en nihayet biri gelip kaydediyor. Ben bunun tamamen yanlış olduğunu gördüm, inanıyorum. Bugün bu husustaki bilgimiz değişmedi. Bunların, şifahi görünen bilginin ardında yazılı kaynakların olduğunu gördüm, inanıyorum ve böylelikle İslâm’da diğer kültür dünyalarında olmayan bir tarih, yeni bir tarih mefhumunun çıktığını, geliştiğini gördüm. Bir de şu neticeye vardım İslâm Dünyası kaynakların tamamıyla verilmesi esasını ortaya koyan bir kültür dünyası. Yunanlılarda da, Avrupa’da da katiyen yer almamış değil, çok anlaşılmamış, itina görmemiş bir müesse olarak gördüm kaynaklara işaret etmeyi. Maalesef bu henüz çok bilimler tarihçisinin, tarih tarihçilerinin  şuur sahasına çıkmış olan bir hadise değil.

 Müslüman dünyanın bugün tekrar,  haçlı seferleriyle karşı karşıya geldiğini görüyoruz. Çoğu yerde sadece kültürel açıdan değil, askeri açıdan da sömürgecilerin işgali altında. Müslüman dünyanın bu durumdan kurtuluş ve çıkış yolları sizce nelerdir?

Ben öyle medeniyetlerin çarpışması yüzünden gibi safsatalara inanmıyorum. O çocukça bir şey. İslâm Dünyasının Avrupa’yı böyle şuurlu bir mücadele hâlinde görmesinin de taraftarı değilim. Ortada olan realite şu ki İslâm Dünyası Avrupa’ya nispetle çok geri. Bu geriliği görüyorlar Avrupalılar kendilerine şunu diyorlar ama bu nereden geliyor, bilmiyorlar. Ama Müslümanların omuzlarına dayanarak bu üstünlük safhasına geldiklerini bilmiyorlar. Ama hakikaten İslam dünyası Avrupa’dan geride. Bazen bizim için bir mücadele gibi görülebilir, bazen de küçük muhitler halinde, daireler halinde kendisini de düşmanlık halinde gösterebilir. Ama ben bunu fazla mübalağa etmemenin, bunun hakikaten kendi geriliğimizin bir neticesi olarak kabul etmenin taraftarıyım. Bunu görmekle kendimizi tashih etme yolunu ve onlara ulaşma çarelerini ararız. Onları bir düşman olarak görüp de, kendimizi bir düşman karşısında görmekle kendimize yanlış hedefler çizmiş oluruz ve kendimizi meşgul ederiz. Bilmem anlatabildim mi?

Fuat Sezgin Hocamız kafasındaki idealleri gerçekleştirdiğini düşünüyor mu? Çalışmalarınız, Müslüman dünya ve Batı dünyasında istediğiniz yankıyı buldu mu? Bundan sonraki hedeflerinizden bahsedebilir misiniz?

Mesela bir kitap, İslâm Bilimleri Tarihi kitabını yazdım. Bunun tesiri olduğunu, İslâm Bilimleriyle uğraşmanın dairesinin genişlediğini ve buna benim kitabımın tesiri olduğunu gördüm. Biraz tevazu şart ve kaidesini ihlal ederek bunu söylemeye beni mecbur ettiniz. Tabii birden bire olmuyor tesir. Buhari bakımından, benim o İslâm rivayeti hakkında düşüncemi birden bire kabul edemediler. Şimdi kendilerini zorlama var. Âdeta iki cereyan var. Biri kabul ediyor, biri etmiyor. Ben de onlara bakıyorum; birbirlerini vursunlar sonra kitabımın yazılmış olan iki cildi var. Edebiyat ciltleri. Onları yazmıştım 25 sene evvel. Coğrafya işlerine girince onları bıraktım. Allah nasip ederse, ömrümü uzatırsa o iki cildi ele alacağım. Ona önsöz yazacağım, tashih edeceğim. Onun önsözünde tüm bunları münakaşa edeceğim. Şimdi âdeta gülerek bakıyorum mücadelelerine.  Başka işlerim var. Bugün onlarla uğraşmıyorum.

Son olarak okuyucularımıza, izleyicilerimize söylemek istediğiniz bir şeyler varsa lütfeder misiniz?

Ne diyeyim? İnsanlar çok okumalı… Türkler okumuyor. Müslümanlar umumiyetle okumayan bir millet olmuştur. Bir çeşit bir kültür dünyası olmuştur. Bugün okunacak kitapların hudutları da genişlemiştir. Birçok diller istiyor. Dil öğrensinler. Gramer öğrensinler Müslümanlar, Türkler. Gramer öğrenmedikleri için Türklerin dil öğrenmeye karşı bir kompleksleri var. Bunun bizim mekteplerimizde büyük tarz okullarımıza gramerin sokulması ve gramer kafası olan insanların çoğalması biz Türkler için çok mühim.

Değerli Hocam, yoğun program ve koşuşturmalarınızın arasında bize zaman ayırıp söyleşi imkânı lütfettiğiniz için şahsım ve Medeniyet Mektebi adına, en içten şükranlarımı sunuyorum. Lütfen kabul buyurun efendim.

Ben teşekkür ederim. İnşallah faydalı oldu.


Bu söyleşi 25.05.2008 tarihinde Medeniyet Mektebi için Mustafa SEKİLİ tarafından yapılmıştır.

Katkılarından dolayı başta Kamil KOÇ olmak üzere Musa Serdar ÇELEBİ, Emrullah ALTUNTAŞ, Hasret TÜRKERİ, Deha BİLGİÇ, Lütfi ERTEKİN, Eyüp CELEP, İbrahim IŞIK, Caner SEZER, Mehmet İZMİR, M.Sertaç SEKİLİ, Resul ALAN, Yasin YARAR, Kemal BİLGE, Mustafa BAYHAN ,Ayşe YILMAZ, Zühre ÖVEÇ, Zeynep AYGÜN, Zehra DOĞAN, Ayşe YÜKSEL’e  MEDENİYET MEKTEBİ olarak en içten teşekkürlerimizi sunuyoruz.

 http://medeniyetmektebi.org/mm/index.php?option=com_content&task=view&id=407






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsmin:
Mesajınız:

PROF. DR.H. MUSA BAĞCI WEB SİTESİ
 
Facebook beğen
 
Reklam
 
ANLAMLI SÖZLER
 
BUGÜNKÜ HANEFİ FAKİHLERİ, TIPKI İMAM EBU HANİFE TAKLİTÇİLERİNİN MUŞAHHAS OLAYLAR ÜZERİNE VERİLEN HÜKÜMLERİ EBEDİLEŞTİRDİKLERİ GİBİ, KENDİ MEZHEBİNİN RUHUNA AYKIRI OLARAK İMAM EBU HANİFE'NİN YORUMLARINI EBEDİLEŞTİRMİŞLERDİR. BU İTİBARLA, İÇTİHAT KAPISININ KAPANMIŞ OLMASI, KISMEN FIKIH KAVRAMININ BİLLURLAŞMIŞ OLMASINDAN, KISMEN DE EMEVİLERİN ÇÖKÜŞ DÖNEMİNDE BÜYÜK DÜŞÜNÜRLERİ PUTLAR HALİNE GETİREN ZİHNİ TEMBELLİK YÜZÜNDEN MEYDANA GELEN EFSANEDİR. EĞER DAHA SONRAKİ ALİMLER BU EFSANEYİ SAVUNMUŞLARSA BUGÜNÜN İSLAM DÜŞÜNCESİ, BU GÖNÜLLÜ TESLİMİYETE BOYUN EĞMEK ZORUNDA DEĞİLDİR. (M. İKBAL, İSLAMDA DİNİ DÜŞÜNCE, S. 238)

"ŞU HSUSUSU GERÇEKLEŞTİRMEK VE İNSANLARI ONA ÇAĞIRMAK İÇİN BÜTÜN GÜCÜMLE ÇALIŞTIM. BUNLARDAN BİRİSİ, DÜŞÜNCEYİ TAKLİT ZİNCİRİNDEN KURTARMAK; DİNİ, TEFRİKAYA DÜŞMEDEN, İLK MÜSLÜMANLARIN ANLADIKLARI ŞEKİLDE ANLAMAK VE ONU AKLIN AŞIRILIKLARINDAN KORUMAKTIR. (ABDUH, TEVHİD, S. 49)
ANLAMLI SÖZLER
 
ŞİMDİ İNSAF EDELİM, BU RUH HALİ İLE BİZİM İÇİN TERAKKİ İMKANI VAR MIDIR? BİZ BU CEHALET VE TAKLİT KÖTÜLÜĞÜYLE ŞİMDİKİ MEDENİYETİN ŞİDDETLİ CEREYANLARINA KARŞI DİNİMİZİ, MİLLETİMİZİ NASIL MUHAFAZA EDEBİLİRİZ? MİLLET BU BATIL AN'ANELERDEN KURTARILMADIKÇA, İSLAM'IN ASLİ HAKİKATLERİ BÜTÜN SAFİYETİYLE AÇIĞA ÇIKARILMADIKÇA BEN BUNUN İMKANINI GÖREMİYORUM. TERAKKİNİN ESASI CEHALETTEN İLME, TAKLİTTEN TAHKİKE GEÇMEKTİR. CEHALETLE VE TAKLİTLE HİÇ BİR ZAMAN TERAKKİ EDEMEYECEĞİMİZ GİBİ, DİNİMİZİ DE MİLLETİMİZİ DE MUHAFAZA EDEMEYİZ. GENÇLERİMİZ DİNSİZ OLUYOR DİYE BUGÜN ŞİKAYET EDİYORUZ. ELBETTE OLURLAR. BİZİM ŞİKAYETE HAKKIMIZ YOKTUR. BÜGÜNKÜ MEDENİYETİN İLİM VE FENLERİNDEN AZ ÇOK NASİBİNİ ALMIŞ DİMAĞLAR, ARTIK HURAFE DİNLEYEMEZ. ONLARI İSLAMI'N KATİ HAKİKATLERİYLE AYDINLATMAK GEREKİR. (SEYYİD BEY, İSMAİL KARA'NIN TÜRKİYE'DE İSLAMCILIK DÜŞÜNCESİ KİTABINDAN S. I/225.)
Peygamber (s.av)'e Bakışımız
 
"İslam Peygamberini eski dünya ile modern dünyanın ortasında durmuş görmekteyiz. Hz.Peygamber (s.a.v) bildirmiş olduğu vahyin kaynağı bakımından eski dünyaya, fakat bildirmiş olduğu vahyin ruhu bakımından modern dünyaya bağlıdır. Onun gelişi ile hayat aldığı yeni istikamete uygun yeni kaynaklar keşfetmiştir."
Allame Muhammed İkbal

Hz.Peygamber'in bir insan, beşer peygamber olduğunu söylerken, onun sıradan ve standart bir insan olduğu anlaşılmamalıdır. Aksine o, yüksek karakteri ve sahip olduğu yüce ahlaki yapısıyla hem peygamberlik öncesi hem de sonraki yaşantısıyla "farklı" olduğu dikkatlerden kaçmamıştır. Onun farklılığı "tür farklılığı" değil, "nitelik ve kalite farklılığı"dır. Kur'an'ın açık ve kesin ifadelerine rağmen onu insanüstü göstermek, onu bir melek veya yarı-ilah seviyesine çıkaracak ifadeler kullanmak ona yapılabilecek en büyük haksızlıktır.
GÜZEL SÖZLER
 
"KANAATİMCE EVRENİN ÖNCEDEN DÜŞÜNÜLEREK YAPILMIŞ BİR PLANIN ZAMANLA BİLGİLİ BİR ŞEKİLDE İŞLEYİŞİ OLDUĞU YOLUNDAKİ GÖRÜŞTEN KUR'AN-I KERİM'İN GÖRÜŞÜNE DAHA YABANCI BİR ŞEY OLAMAZ" (MUHAMMED İKBAL )
.Hakikati bulan, başkaları farklı düşünüyorlar diye, onu haykırmaktan çekiniyorsa, hem budala, hem de alçaktır. Bir adamın "benden başka herkes aldanıyor" demesi güç şüphesiz; ama sahiden herkes aldanıyorsa o ne yapsın?
Daniel de Foe (Cemil Meriç, Bu Ülke adlı kitabından)

Kur'an'a göre seçilmiş halk ve ırk yoktur. Tek üstünlük ölçüsü, Allah'ın dinine bağlılıktır. İslam, insanları tek dil, kültür ve coğrafyada değil, tevhid inancı etrafında birleştirir ve ümmet fikrini telkin eder. İslam, Hıristiyanlığın mutlak ferdiyetçiliğini ve yahudiliğin ırkçılığını reddeder. Kur'an'a göre değer ölçüsü Allah'ın rızasına uygun güzel faaliyet ve davranışlarıdır (amel-i salih). Her etnik grubun insani ve yasal hakları korunmak suretiyle İslam kardeşliği ve eşitliği ilkesi temel olmalıdır. İslam kardeşliği ve eşitliği prensibine aykırı düşen ve ırkçılığı telkin eden rivayetlere ihtiyatla ve mesafeli yaklaşmak gerekir.

Ünlü bilgin Cahız der ki: Geçmişe körü körüne teslim olmak, taassuba, heva ve heves sahibi olmaya yöneltir. Atalara uymak, insanların aklını esir alır. insanları körleştirir, sağırlaştırır. Bu yüzden dini, nazar ve araştırma yolu ile öğrenmek gerekmektedir.

Tevekkül, toplumda yaygın anlayışa göre kişinin görev ve sorumluluğunu Allah'a fatura ederek tembellik, miskinlik ve uyuşukluk yapması değil, bilakis Kur'an'a göre insanın herhangi bir konuda kendi üzerine düşen sorumluluğu yerine getirdikten sonra akabinde ortaya çıkabilecek engellerin bertaraf edilmesi için Allah'a güvenmek ve dayanmaktır. (11, Hud, 123; 14, İbrahim 12 vd.)

Dinde zorlama yoktur. İnsana düşen öğüt, nasihat ve tebliğdir. Zorlama ve baskı ile gerçekleşen imana iman denilemez. İçselleştirilmiş, içten, sahici ve samimi iman gerçek imandır. Hz.Peygamber ve onun değerli ashabı bu sahici ve samimi iman sayesinde insanlık tarihindeki büyük değişim ve dönüşümü gerçekleştirmiştir.

Dua,insanın Allah ile iletişimidir. Kur'an, Allah'a yapılan duaların kişinin işlediği salih ameller tarafından Allah katına yükseltileceğini bildirir. (35, Fatır, 10) Duanın kabulü için amel-i salih esastır. Hz.Peygamber duasının kabul olması için dua etmeden önce sadaka vermeyi prensip edinmiştir. Türbelerden, evliya gibi zatlardan, diğer kişi ve gruplardan kendileri aracı yapılarak istekte bulunmak insanı şirke götürebilecek yaklaşımlardır. İnsanı Allah'a yaklaştıran sadece güzel faaliyet ve davranışlardır (amel-i salih).(maide 35; İsra 57).

İslam, sadece uygulanması gereken ilkelerden ibaret olmayıp, aynı zamanda nezaket, incelik, kibarlık ve centilmenliktir. (31, Lokman, 19; 49, Hucurat, 2-4).

Allah'ın varlığını ve her şeyin yaratıcısı olduğunu kabullenmek tevhidin en yüzeysel anlamıdır. Zira bu anlamda putların kendilerini Allah'a ulaştıracağını söyleyen ve Allah'ın varlığına inanan müşriklerin asgari anlamda tevhidi kabul ettikleri söylenebilir. Oysa ki İslam'ın gerçek anlamda tevhidden kastı, Allah'ın varlığını ve birliği ve her şeyin yaratıcısı olduğunu kabulle birlikte Allah'ı değer koyucu bir otorite olarak kabul edilmesi, yani onun peygamberler aracılığıyla gönderdiği mesajlara boyun eğilmesidir. İşte bir müşrik ile müslüman arasındaki temel fark budur.

Ahiret tövbe yeri değil, hesap verme yeridir. Tövbe fırsatı insana bir defa sadece dünya hayatında verilmiştir. Bu yüzden İslam karma, tenasuh veya yeniden dünyaya farklı varlıklar şeklinde gelme gibi anlayışları tasvip etmez, reddeder.
 
Bugüne kadar 181950 ziyaretçi (350034 klik) kişi burdaydı!
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
webmaster: H.Musa BAĞCI